Ahmet Hamdi Kepekçi

ALLAH KATINDA TEK DİN İSLAM’DIR

Home » Boğaz Hastalıkları » ALLAH KATINDA TEK DİN İSLAM’DIR
allah-katinda-tek-din-islam-dir

Beden maddidir, topraktandır, neticede toprağa dönecektir. Araç niteliğindedir. Ruh ise ilahidir. Allah’ın nefhasıdır. İnsanı değerli kılan unsur ruhudur. Allahü Teala bunu şöyle beyan ediyor: “Ben ona kendi ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29)
Bu ayetin beyanına göre, insan Allah’tan gelmiştir ve yine ona dönecektir. Bu geliş-gidişe seyr-u süluk, yani Allah’a dönmek, Allah’a yürümek denir.
Böylece her doğan bir yandan da ölüme yürür. Bu nedenle ölenler için, “Hakk’a yürüdü” derler.
Allah’a dönüş zorunludur. ölüm bu dönüşün ilk resmi noktası. Aslolan ise, ölmeden önce ölmek, daha dünyada iken Allah’a kavuşmaktır.
“Mutu kable entemutu” buyrulmuş. Bu, “ölmeden önce ölünüz”, daha dünya hayatında iken Allah’a kavuşunuz demektir. Kul için aslolan da budur. Yoksa her canlı gibi insan da ölümü tadacaktır, geldiği yere dönecektir. Bu dönüşte kul Rabbinden razı, Rabbi de kulundan razı olarak dönmek esastır.
Bir ayette Allahü Teala bu gerçeği şöyle haber veriyor: “Ey mutmain olan nefs! Rabbine dön; sen razı, O da senden razı olarak. Artık kullarımın arasına gir ve cennetime giriver.” (Fecir, 27-30)
İNSANIN YARATILIŞ GAYESİ
İnsan henüz ruhlar aleminde iken Rabbini gördü, işitti ve yaşadı. O’nun tecellilerine muhatap oldu. O günden beridir insan hep O’nu arar. O’nda gördüğü güzelliği özler durur. O’na yaklaştığı nispette mutlu olur, O’ndan ayrı kaldıkça huzuru ve saadeti bozulur. Hz. Mevlana, bu ayrılığı anlatırken kamış örneğini verir. Ney, asıl yurdu olan kamışlıktan ayrıldığı için inlemektedir. Bu çok güzel bir tespittir.
Evet, o güzeller güzeli olan Rabbini tanıyan insan bu aşağılar ülkesi olan dünyaya geldiğinde, ilk tepki olarak ağlamıştır.
İnsan, Rabbinin zikri ve tecellileri ile bütünleşirse mutlu ve huzurlu olur. “Aşıkta keder neyler” sözü bu anlayışı çok güzel ifade ediyor.
Aksine, insan, dünyaya ve dünyadakilerin sevdasına dalarsa o zaman saadet ve huzurdan mahrum kalır.
İnsanın dünyaya gönderilme gayesi, Allah’a kulluktur. İnsan; iman, ibadet, itaat ve muhabbetle Rabbinin yoluna girer. Dünya hayatını böylece tamamlarsa, işte o zaman yaratılış gayesine ulaşmış olur. Bir ayette Allahü Teala şöyle beyan ediyor: “Cinleri ve insanları ancak bana kul olsunlar diye yarattım.” (Zariyat, 56)
Yani yaratılışın temel gayesi “Allah’a kulluk’tur.
İnsanın değeri, kulluk yolundaki gayretine, iman ve ibadetine, taatine ve muhabbetine bağlıdır. İnsan, dini ile ne kadar bütünleşirse, Allah katında o kadar değer kazanır. Cenab-ı Hak bir ayette bu gerçeği şöyle açıklıyor: “… Allah katında en değerli olanınız, takvaca en üstün olanınızdır.” (Hucurat, 13)
Bu ayete göre insanın kıymeti, soy, sop, ırk cinsiyet, zenginlik, saltanat ve benzeri şeylerle değildir. üstünlüğün tek unsuru “takva’dır. Yani Allah’ın dini ile bütünleşmek ve Allah rızasına göre inanıp yaşamaktır.

 

İNSAN-DİN MüNASEBETİ

 

Dinin Tanımı
Din, akıl sahibi insanları, kendi hür iradeleri ile, gerçekten hayır olan şeylere götüren, dünya ve ahiret saadetini sağlayan ilahi bir kurumdur.
a) Din, akıl sahiplerine hitap eder
Dini anlama ve yaşamada akıl çok önemli bir araçtır. Ancak akıl hakikatin kaynağı değildir. Vahiy yoluyla gelen ilahi tebliğleri kavrar ve anlar.
Bazı ilim adamları (!) aklı vahyin yerine koymaya kalkışmışlardır. Hatta öyle aşırı gidenler olmuştur ki, akılla vahiy çatışırsa, akıl tercih edilir diyebilmişlerdir. Bu yanlışı düzelterek geçmemiz gerekir. Vahiy dinin esasıdır. İlahi malumattır. İnsan aklına düşen vazife ise, o vahyi maksadına uygun olarak anlamak ve onu hayata geçirmektir. Eğer akıl hakikatin kaynağı olsaydı, o zaman vahyin ne anlamı kalırdı? Hıristiyan din adamları çeşitli maksatlarla, dini ölçüleri kendi akli önerileri ile değiştirdiler. Allahü Teala onları kınayarak elim bir azapla tehdit etti.
Sorumluluk için akıl sahibi olmak esastır. Bu sebeple henüz buluğa ermemiş küçükler ve aklını yitirmişler, İslami görev ve yükümlülüklerden sorumlu tutulmamışlardır.
Akıl, Allah’ın ne olduğunu bilemez. Akıl, ancak Allah’ın ne olmadığını bilir. Allah’ı bilmek ve tanımak gücü ve görevi kalbe aittir. Kalp, Allah’ı bilir ve tasdik eder. İmanın tanımında şöyle denmiştir: “İman, kalp ile tasdiktir.” Zira nice akıl sahipleri vardır ki, imandan mahrumdur. Yine nice akıl bakımından çok ileri olmayanlar vardır ki, iman üzredir.
b) Dinde hürriyet vardır
Din, insanları baskı ve taklitten men eden iman ve ameli emreder. Kişi inanarak yapar veya inancından dolayı reddeder. Baskı ile yaptırılan ameller geçerli olmaz. Mesela baskı ile bir insan yeme-içmeden men edilse ve fakat bu kişi niyetsiz olsa, bu ancak açlık olur, oruç yerine geçmez. Bir ayette: “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.” (Bakara, 256) buyruluyor.
Din insanları imana davet ederken düşündürür. Anlayış ve sezişlerini tatmin eder. Hz. İbrahim’in misali çok önemlidir. önce yıldıza yöneliyor, sonra aya, sonra güneşe. Sonunda o da batınca, ebedi olan Allah’a yöneliyor. Burada insanın idraki tatmin olmaktadır.
Zahiri deliller imanın esasını sağlamaz, ancak iman ağacına su, gıda verir. Alemdeki nizam, zuhur ve tecelliler hep imanı besleyen unsurlardır. Fakat kökü kalbe dayanmayan bir oluş, zahiri delillerle ne kadar beslense de akamete uğramaya mahkumdur. O nedenle din yolunda öne geçen ulular, hiçbir zaman kendilerini emniyet içinde görmemişler, daima Allah’ın rahmetine ve lütfuna sığınmışlardır.
Bir ayeti kerimede bu durum şöyle haber veriliyor: “Allah’tan ancak alimler (Hakk’ı tanıyanlar) korkar.” (Fatır, 28)
c) Din insanları hayra götürür
Din insanlara bir rahmettir. Allahü Teala’nın bir lütfudur. Abes, anlamsız, faydasız, zararlı veya şüpheli hiçbir şey dince tavsiye edilmez. Yasakların mutlaka bir hikmeti vardır. Dinin yasakladığı şeyleri yapmak, insanlığın aleyhinedir. Alkol, tütün, uyuşturucu gibi şeyler hep insanlığın aleyhinedir. Din bu şeylere yasak getirerek insanlığı korur. Her ne kadar bazı insanlar yasakları delmeyi marifet saysa da, bu anlayış doğru değildir.
Dinin emrettikleri hayırdır. İnsanların faydasınadır. Men ettiği şeyler ise, herkes için zararlıdır. Helal ve haram hükmü Allah’a ve Resulüne aittir. Diğer insanlar harama helal, helale haram diyemezler.
d) Din insanları hem dünyada ve hem de ahirette mutlu kılmaya çalışır
Saadetin kaynağı dindir. Din, insanları geçici bir hayat olan dünyada mutlu kılar ve ebedi hayat olan ahiretlerini de garanti eder. Dünyada beladan, cezadan, kıtlıktan, fuhuştan emin olurlar. Ahirette cennet içre yaşar ve en değerli nimet olan Allah’ın cemalini seyrederler. Din mutluluk için vazgeçilmez bir unsurdur. Toplumlar her zaman bu gerçekle karşı karşıya olmuşlardır. Dinlerini yaşadıkları oranda mutluluğu elde edebilmişlerdir.
e) Dine olan ihtiyaç
İnsanların dine olan ihtiyacı çok büyüktür. Hava, su, ısı, gıda maddi hayat için ne kadar gerekli ise, din insan için onlardan daha fazla gereklidir.
Dinsiz bir hayat karanlıklar içinde geçen bir hayat gibidir. Din ışıktır. Din ölçüdür, din gerçektir. Din nimettir. Dini yükümlülükler, yenilen besin gibidir. Bir yük getirir ise de, enerji kaynağıdır. İnsanı hayata ve doğru yola bağlar. Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Rabbini zikredenle zikretmeyen diri ile ölü gibidir.” (Buhari ve Müslim). Bir ayette de, “Kalpler ancak Allah’ı zikirle huzura erer.” (Rad, 28) buyurulmaktadır.
Dinin tanımladığı yola sadakatle uyanlar, canlı, diri, üstün moralli ve başarılıdırlar. İnançsızlar ise aksine menfi bir grafik çizerler. “Ya şehit ya gazi!’ inancı ile cepheye koşan cedlerimiz, çoğu kez daha az ve daha yetersiz malzemeye sahip oldukları halde galip gelmişlerdir.
Allahü Teala ilk insan olarak yarattığı Hz. Adem’i peygamberlik ile görevlendirdi. Hem kendisini ve hem de çocuklarını aydınlattı. Hz Adem’e 10 sühuf nazil olmuştur. Böylece insanlığın başlangıcı vahşet değil, bilakis medeniyettir. Hz Adem konuşuyordu, eşyanın isimlerini biliyordu. Tarım ve üretimden yeterince haberi vardı. Beşeri münasebetleri düzenleyecek hukuka sahipti.
Toplumlar hiçbir devirde dinden mahrum kalmamışlardır.

 

TARİHİ SEYR İÇİNDE DİN

 

İnsanlık hiçbir devirde peygambersiz kalmamıştır. İlk insan Hz. Adem aynı zamanda ilk peygamberdir. Yani din adeta insanla ikizdir. Ancak bazı zamanlarda bazı fertler ve topluluklar dinden uzaklaşmışlardır. Bu uzaklaşma olayı iki çeşit olarak görülür:
a) Bazıları dini temelden inkara kalktılar. Ateistlikle sapık bir yol tuttular. Fakat farkında olmadan doğuştan getirdikleri din arzularını başka alanlarda tatmin etmeye çalıştılar. Mesela kendi nefislerine taptılar.
b) Bazıları da saparak, ağaca, taşa, hayvana, şeytana… binbir türlü eşyaya taptılar.
Fakat insanlık doğuştan getirdiği din duygusunu hep taşıdı. Böylece Kuran-ı Kerim’in tasnifi ile üç temel sınıf doğdu:
a) Müminler; Peygambere kulak verip dinleyen, inanan ve kabul edenler.
b) Kafirler; gerçekleri inkar edenler.
c) Münafıklar; aslında inanmadıkları halde, siyaseten bazen inanmış gibi görünenler.
Kuran-ı Kerim bu üç sınıfın özelliklerini pekçok ayette anlatıyor.
Bakara Suresi’nin ilk beş ayeti müminleri anlatır: “Elif Lam Mim… İşte bu Kitap ki bunda bir şek yoktur. Muttakiler için bir hidayettir. O muttakiler ki; gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler. Ve onlar o kimselerdir ki, sana indirilmiş ve senden önce indirilmiş olan kitaplara da iman ederler. Ve onlar ahirete de yakınen inanırlar. İşte onlar Rableri tarafından bir hidayet üzredirler. Felah bulanlar da ancak onlardır.”
Yine Bakara Suresi’nin 6 ve 7. ayetleri kafirleri tanımlar: “Muhakkak o kimseler ki, kafir olmuşlardır. Onları korkutsan da korkutmasan da onlar için müsavidir. Onlar imana gelmezler. Allah Teala onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.”
Yine Bakara Suresi’nin takip eden 8. ayetinde münafıklar şöyle anlatılır: “İnsanlardan bir takımı da “biz Allah’a ve ahirete inandık’ derler. Halbuki onlar inanmış değillerdir.”
İnsan doğuştan din duygusunu getirir. Zaten “elest bezmi’nde Allah’a söz verip “bela’ diyen insanoğlu iman şuaları taşır. Fakat nefsi ve şeytani sebeplerle insan bazen inkara düşer, kafir olur. Bazen kararsız kalır, sonuçta münafık olur.
Allahü Teala sadece Hz Adem’i göndermekle yetinmedi. Toplumları her zaman uyarıcıları ile güçlendirdi. Hz Adem’den sonra Hz Muhammed’e (sav) kadar binlerce peygamber gönderdi. Bazen kardeş peygamberler bile olmuştur. Hz İbrahim’in oğulları Hz İsmail ve Hz İshak gibi. Bir ayette şöyle beyan ediliyor: “Biz peygamber göndermedikçe bir kavme azap etmeyiz.” (İsra, 15)
İnsanlık; akıl, his, vicdan, kainat kitabı ve benzeri güçlerle takviye edilmekle bırakılmadı. Yine kendi cinsinden peygamberler gönderildi. Peygamberler hem din işlerinde hem de dünya işlerinde insanlara rehberlik etmişlerdir.
Bütün peygamberler hep aynı şeyi tebliğ ettiler. İlahi vahyi haber verdiler. Kendilerinden önce geçen peygamberleri ve kitapları tasdik ettiler, Hz Muhammed’i (sav) haber verdiler.
Fakat peygamberlere kulak vermeyenler veya onların getirdiklerini zamanla bozanlar da çıkmıştır. Yeryüzünde görülen İslam dışındaki çeşitli dinler (!) böylece gündeme geldi ve hiçbiri de -aslı ne olursa olsun- geçerli değildir.
ALLAH KATINDA YEGANE DİN İSLAM’DIR
Bütün peygamberler, vahiy yolu ile Allahü Teala’dan aldıkları gerçekleri insanlara bildirmişlerdir. Vahyin kaynağı Allahü Teala olduğu için dinin özü de birdir. Her peygamber “tevhit dini’ni getirmiştir. Ancak kapsam ve ayrıntıda farklar vardır. Mesela İbrahim Peygamber sabah ve akşam namazı kılıyordu. Musa Peygamber rükusuz ve cemaatsiz namaz kılıyordu. Bu örneklerde olduğu gibi nitelik ve kapsam farkı vardı.
Hepsi de Allah’ın varlığını ve birliğini, ahiretin varlığını, ibadeti, güzel ahlakı haber vermiştir. Ancak belirli sebeplerle insanlık bir gelişim içinde olgunlaştı ve kemale erdi. İlk peygamberden itibaren yüzbini aşkın peygamber ve 103 kitap geldi. Bunlar belirli bir zaman ve ortamı aşamazken, sadece Hz Muhammed (sav) ve O’nun sunduğu İslam; Kitap’ı, hadis külliyatı, ilimleri ve medeniyeti ile ebedileşti. Ona kadar olanlar, evrensel değillerdi. Belirli bir zamana ve topluluğa hitap ediyorlardı. Ve de asıllarını koruyamadılar.
KURAN-I KERİM VE İSLAM İLAHİ TEMİNATLA KORUNMUŞTUR
“Kuran’ı biz indirdik. Ve onu biz koruyacağız.” (Hicr, 9)
Cenab-ı Hakk’ın Kuran-ı Kerim üzerinde açık bir teminatı vardır. Bu nedenle Kuran-ı Kerim’in ve İslam’ın herhangi bir şekilde tahrifatı imkansızdır. İnanan alimler korumada somut unsurlardır. Bu sebeple her müminin temel görevlerinden biri Kuran-ı Kerim başta olmak üzere, dini ölçüleri öğrenmek, korumak ve savunmaktır.
Bir ayette şöyle buyuruluyor: “Allah katında yegane din İslam’dır.” (Al-i İmran, 19)
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus var; din tekil olarak zikredilmiştir, ikili veya çoğul değil.
Bir başka ayette şöyle buyuruluyor: “Her kim İslam’dan başka bir din ararsa, o din ondan asla kabul edilmeyecektir. Ahirette ise o, hüsrana uğrayanlardandır.” (Al-i İmran, 85)
İSLAM’DAN öNCEKİ DİNLER NİÇİN GEÇERSİZDİR
Hz Peygamberden önceki dinler ve onların şeriatları da hak idi. Ancak iki temel sebepten dolayı geçersiz olmuşlardır.
1- Onların evrensel olmayışları. Yani zaman, mekan ve muhataplar olarak belirli insanlara hitap etmeleri. Mesela Tevrat’ta hitap tarzı, daha çok “siz İsrailoğulları’ tarzındadır. Halbuki İslam evrenseldir. İslam’ın gelişi ile önceki dinlerin hükmü geçerliliğini kaybetmiştir.
2- İslam’dan önceki dinler ve kitapları, asıllarını koruyamadılar. Mahdut bir zamana hitap ettikleri halde, Hz Peygamber dönemine ulaşamadılar.
İslam akaidine göre, gelmiş geçmiş bütün peygamberleri ve ilahi kitapları tasdik ederiz. Ancak muhtevalarından sorumlu değiliz. Hatta tahrif edilmiş o kaynaklara baş vurmak Peygamberimiz tarafından men edilmiştir.
Bir hadis-i şerifte şu uyarı yapılıyor: “Ehl-i kitaba din konusunda hiçbir şey sormayınız. Çünkü kendileri sapıklığa düşmüş haldeyken elbette size doğru yolu gösteremezler. Şüphe yok ki, bu durumda siz onlara bir şey sorduğunuz taktirde, ya batıl bir şeyi tasdik eder, ya da doğru olan bir şeyi inkar edersiniz. Allah’a yemin ederim ki, Musa hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tabi olmaktan başka bir yol ona asla helal olmazdı.” (Kenzu’l-Ummal)
DİN ALLAH’INDIR
Din ilahi bir kurumdur. Yani Allah tarafından konulmuştur. Peygamberler vahyi iletir. Hadisler de, “vahy-i gayri metluv’, okunmayan, kalbe ilham olan vahiydir. Ayetler ve hadisler böylece kaynakta birleşmiş olur.
Bu sebeple dinde beşerilik vasfı söz konusu değildir. Zümer Suresi’nde, “İyi bilin ki, din-i halis (gerçek din) Allah’a mahsustur.” (Zümer, 3) diye beyan olunuyor.
“… Bugün sizin üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamiyet’e razı oldum…” (Maide, 3)
Bu ayetler, çok açık bir şekilde, din koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu ortaya koymaktadır. Dine müdahale, bazı esasları kaldırma veya değiştirme yetkisi hiç kimseye verilmemiştir. Din, tüm zamanları kapsayarak kıyamete kadar devam edecektir.
İSLAM EVRENSELDİR
İslam’dan önce gelen ilahi dinler, evrensel değildir. Belirli bir zamana, belirli bir topluma hitap etmişlerdir. İslam ise evrenseldir. Tüm zamanı, tüm coğrafyayı ve tüm insanları kuşatmıştır. Hatta Hz. Muhammed’in (sav) risaleti cinleri de kapsar. Kuran-ı Kerim’de Cin Suresi adıyla bilinen bir sure vardır. Hz Peygamber, Rasulu’s-Sakaleyndir. Yani insanların da, cinlerin de peygamberidir.
Mirac olayında bütün peygamberler Mescid-i Aksa’da Hz. Peygamber’in arkasında saf tutup namaz kıldılar ve O’na biat ettiler. Böylece peygamberlerin her biri bir bakıma ümmet-i Muhammed olma şerefine nail olmuşlardır.
Zaten Peygamberimiz, “Eğer Musa sizin aranızda olsaydı, bana tabi olmaktan başka yolu yoktu…” diye buyuruyor.
DİNE DAVET VE ELÇİLER
Hz. Peygamber Efendimiz belirli bir coğrafyaya hitap etmekle kalmadı. Hicretin altıncı yılında dünyanın belli başlı devlet reislerini ve onların şahsında halklarını İslam’a davet etti. Bizans, İran, Mısır, Habeşistan, Yemen başta olmak üzere o günkü şartlarda dünyanın merkezlerine ilahi din daveti ulaştırıldı. Takip eden yıllarda özellikle dört halife devrinde okyanustan Türk illerine ve Hindistan’a ulaşıldı.
İslam, ırki ve kavmi kimlikleri geçerek her topluluğu kendi potasında eritti. Müslüman kimliği ile muhatap aldı. “Ey iman edenler!” hitabı, Kuran-ı Kerim’in yaygın hitabıdır. Bugün ırkları farklı olan Yusuf İslamlar, Muhammed Aliler, Garaudyler en canlı örneklerdir.
Evrensel olan İslam bütün insanları temel hak ve hürriyetlerde eşit görür.
İslam’a göre mülkün temeli adalettir.
Hukuk önünde bütün insanlar eşittir.
Kulluk için bütün insanlar hürdür.
Diğergamlık gereği iktisat şarttır.
Nesli muhafaza için iffet ve nikah şarttır.
Ahlakın teminatı için haramlardan sakınmak gerekir.
Sosyal huzur ve barış için kul hakkına riayet esastır.
Evet İslam bütün ilkeleri, esasları ve kuralları ile evrenseldir. İnanan ya da inanmayan herkese dünya saadeti ve huzuru sağlar. İnananlara ayrıca ahiret saadeti için ışık tutar. İslam’ın olduğu bir toplumda gayrimüslimler de emniyet içindedirler. Hiçbir haklarına hiç kimse zarar veremez.
EHL-İ KİTABIN HAKSIZLIĞI
İslam akaidine göre bütün peygamberler ve ilahi kitaplar haktır. Bir tanesinin bile inkarına izin verilemez. Gerçek bu olduğu halde, Yahudi ve Hıristiyanlar yani “ehl-i kitap” denilen bu iki zümre, Hz. Muhammed’i (sav) ve Kuran-ı Kerim’i kabul etmiyorlar. Bu tutumları ile ehl-i kitap kafir olmuşlardır.
Halbuki, geçmiş ilahi kitaplar sevgili Peygamberimizin geleceğini haber vermiştir. Mesela Hz. İsa’nın getirdiği İncil’de şöyle deniyordu: “Bir vakitler Meryem oğlu İsa dedi ki: “Ey İsrailoğulları! Şüphe yok ki ben, benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra Ahmet isminde gelecek bir peygamberi müjdeleyici olarak sizlere Allah’ın resulüyüm…” (Saf, 6)
Evet Hz. İsa gibi bütün peygamberler Rasulullah’ı müjdelemiş ve O’nun gelişine şahitlik etmişlerdir.
“De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Al-i İmran, 31)
Bu ayet-i kerimeye göre, Hz Peygamber’i ve getirdiği dini beraber kabul etmek gerekir. O’nun izlediği yolu ve sünneti takip etmek şarttır.
“De ki; Allah’a ve Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.” (Al-i İmran, 32)
Peygamberimize itaattan yüz çevirenler kafir olarak niteleniyor. Bu durumda ehl-i kitap da kafirler zümresine girmiş oluyor.
“Bütün dinlere üstün kılmak üzere Rasulünü hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Buna şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 28)
“And olsun ki, “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.’ diyenler elbette kafir olmuştur.” (Maide, 73)
“Ey iman edenler, kitap verilen her hangi bir guruba uyarsanız, imanınızdan sonra onlar, sizi döndürüp kafir yaparlar.” (Al-i İmran, 101)
Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Benim Peygamberliğini duymadan İsa’ya tabi olan ve onun dini üzre yaşayıp ölen hayır üzere ölmüştür. Ancak benim Peygamber olduğumu duyduğu halde bana inanmadan ölen kişi helak olmuştur.” (Ruhu’l-Meani)
Bu hadis-i şerife göre, Hz. İsa’ya tabi olanlar için iki şart vardır. Birincisi, Allah üçtür demeyecek. İkincisi, henüz Hz. Peygamber’in geldiğini haber almamış olacak. Bu iki şart gerçekleşmişse, Hz. İsa bağlısı biri, inancı üzere vefat ettiği taktirde kurtulmuş olur. özellikle gelinen bugünkü durumda Hz. Peygamber’i duymamış birinin kaldığını kabul etmek mümkün değildir.
Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Ehl-i kitaptan din konusunda hiçbir şey sormayın. Çünkü kendileri sapıklığa düşmüş haldeyken, elbette size doğru yolu gösteremezler. Bu durumda siz, onlara bir şey sorduğunuz taktirde, ya batıl bir şeyi tasdik eder ya da doğru olan bir şeyi yalanlarsınız. Allah’a yemin ederim ki, Musa hayatta olup aramızda olsaydı, bana tabi olmaktan başka bir yol asla helal olmazdı.” (Kenzu’l-Ummal)
Bu hadiste gerekçe çok net ortadadır. Gerçekler batılla karıştığı için geçmiş dinlerin ne kitabı ve ne de şeriatı geçerli değildir. Zaten zaman olarak onların hükmünü kaldıran İslam, herşeyi en doğru bir şekilde ortaya koymuştur.
İslam tevhid dinidir. İslam’a göre Allah birdir, din de birdir. Bir dinden başka yol aranırsa, bu, ihtilafa vesile olur. Bütün insanlık, ebedi risalet sahibi olan Hz Muhammed’in (sav) davetine icabet etmek zorundadır. Eğer böyle olursa, “Allah birdir” diyenler kardeş olurlar. Yoksa, iftira, yalan ve benzeri iddialarla çelişkiye düşerler. Bu konuda şu ilahi çağrıyı iyi anlamak gerekir: “De ki: Ey ehl-i kitap, bizimle sizin aranızda musavi olan bir kelimeye geliniz; Allah Teala’dan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak kılmayalım. Ve Allah Teala’dan başka, bazımız bazımızı Rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyiniz ki, şahit olunuz, bizler muhakkak Müslümanlarız.” (Al-i İmran, 64)
Bu ayet-i kerime, Müslümanlar tarafından yapılan açık bir çağrıyı anlatıyor. Eğer kitap ehli olanlar Hz. Muhammed’in (sav) davetine icabet edip Müslüman olsalar mesele kendiliğinden hallolacaktır.
Ayetteki “geliniz’ emrini biraz açmak gerekir. Burada davet edilenler ve davet edilen konu var. Davet edilenler Yahudi ve Hıristiyanlardır. Davet edildikleri konu da net bir şekilde İslam’dır. Tek doğru yol, bu davete icabet etmektir.
Aksine davete icabet etmeyen ehl-i kitap dışlanıyor. Onların karşısına Müslüman kimliği çıkarılıyor.
Ehl-i kitapla dini konularda birlik, diyalog, fikir alışverişi ve benzeri münasebetler kurulamaz. Hele “İbrahimi dinler” iddiasıyla Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı eşdeğer ve hak dinler olarak takdim etme gayretleri, tamamen yanlış ve art niyetli projelerdir.
Son defa vurgulayarak ifade edelim ki, ehl-i kitap kafir olmuştur. Yegane hak ve gerçek olan din İslam’dır.
“İnneddine indellahi’l-İslam”
“Allah katında yegane din İslam’dır.”

Paylaş :