7 Ekim 2023'te İsrail'in Gazze'ye yönelik başlattığı askerî operasyonların üzerinden üç yıl geçti. Bu süreç, uluslararası kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde soykırım suçlamalarıyla gündeme geldi. Bu süreçte on binlerce Filistinli hayatını kaybetti. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar savaşın ağır bedelini ödedi. Evler, hastaneler, okullar ve altyapı büyük ölçüde tahrip edildi. Gazze, bugün yalnızca savaşın değil, insanlığın ortak vicdanının da sınandığı bir coğrafya hâline geldi. Ateşkes girişimlerine rağmen insanların güvenlik, barınma ve temel ihtiyaç sorunları devam ediyor. Birleşmiş Milletler bünyesindeki Uluslararası Göç Örgütünün (IOM) Ekim 2026 değerlendirmesine göre Gazze'de yaklaşık iki milyon insanın barınma desteğine ihtiyacı bulunuyor. İhtiyaç duyulan barınma yardımının ise yalnızca yüzde 17'si karşılanabilmiş durumda.
Ateşkes ilan edilmiş olması, savaşın yol açtığı insani sorunların sona erdiği veya kalıcı barışın sağlandığı anlamına gelmiyor. Asıl mesele, Gazze'de nasıl bir barış kurulacağı ve bu barışın kimin iradesiyle şekilleneceğidir. Savaşın ardından Gazze'nin yeniden inşası, finansman ihtiyacı ve yönetiminin kimde olacağı tartışılıyor. Kimileri uluslararası yönetimden, kimileri yabancı güvenlik güçlerinden, kimileri de bölgenin ekonomik ve turistik projelerle yeniden düzenlenmesinden söz ediyor. Oysa bütün bu tartışmaların merkezinde bulunması gereken insanlar çoğu zaman ikinci planda kalıyor. Gazze'nin geleceğine öncelikle Gazzeliler karar vermelidir. Bir halkın yaşadığı topraklar, o halkın iradesi yok sayılarak başka ülkelerin ekonomik ve siyasi projelerine konu edilemez.
Gazze'nin geleceği, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkından ve Filistin topraklarının siyasi bütünlüğünden ayrı düşünülemez. Yeniden inşa ve yönetim kararları da bu temel ilkelere dayanmalıdır. Elbette Gazze'nin yeniden inşası için uluslararası desteğe ihtiyaç vardır. Yıkılan konutların, hastanelerin, okulların, yolların ve altyapının yeniden yapılması büyük kaynak gerektirmektedir. Ancak yeniden inşa, insanların kendi topraklarında güvenli ve onurlu bir hayat sürdürebilmelerine hizmet etmelidir. Kalıcı barışın yolu, sivillerin korunmasından, temel hakların güvence altına alınmasından ve Filistin halkının kendi geleceğini belirleme hakkına saygı gösterilmesinden geçmektedir. Gazze'deki gelişmeler karşısında uluslararası kuruluşların etkinliğini de sorgulamak zorundayız. Birleşmiş Milletler, dünya barışını ve uluslararası güvenliği korumak amacıyla kurulmuş bir teşkilattır. Ancak özellikle Güvenlik Konseyindeki veto mekanizması, büyük devletlerin çıkarlarının karşı karşıya geldiği krizlerde ortak karar alınmasını zorlaştırmaktadır.
Peki, İslam dünyası bu süreçte ne yapmaktadır?
Bugün 57 üyesi bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletlerden sonra üye devlet sayısı bakımından en büyük hükümetler arası kuruluşlardan biridir. Böylesine geniş bir teşkilatın önemli bir diplomatik, ekonomik ve siyasi potansiyeli bulunmaktadır. Elbette İslam İşbirliği Teşkilatının Filistin konusunda yaptığı toplantılar, aldığı kararlar ve yürüttüğü diplomatik girişimler vardır. Ancak üzerinde durmamız gereken mesele, bu faaliyetlerin sahada ne ölçüde sonuç verdiğidir. İslam İşbirliği Teşkilatı, diplomatik girişimlerini sahada sonuç doğuracak uygulamalarla güçlendirmelidir. Bu amaçla sürekli çalışan bir insani yardım koordinasyonu oluşturulmalı, Gazze'nin yeniden inşasına ayrılan kaynaklar ortak bir mekanizmayla takip edilmeli ve uluslararası hukuk girişimleri üye ülkeler arasında eşgüdümle yürütülmelidir. Önemli olan yalnızca aynı mesele karşısında ortak açıklama yapmak değil, ortak iradeyi somut sonuçlara dönüştürebilmektir.
Ortadoğu'nun en önemli sorunlarından biri, tarihsel ve siyasi anlaşmazlıkların mezhep farklılıkları üzerinden derinleştirilmesidir. Sünni, Şii ve Alevi toplulukları arasındaki farklılıklar, zaman zaman bölgesel güç mücadelelerinin bir parçası hâline getirilmektedir. Oysa aynı coğrafyayı paylaşan, ortak tarihî ve kültürel bağları bulunan toplumların güvenliği birbirinden bağımsız değildir. Bugün bir ülkede yaşanan çatışma, yarın komşu ülkelerin güvenliğini ve istikrarını da etkileyebilmektedir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın bu konuda ortaya koyduğu yaklaşım bugün de üzerinde düşünülmeye değerdir. Hocamız, Ehl-i Beyt sevgisini Müslümanların ortak buluşma zemini olarak görmüş; farklı mezheplerin kendi kimliklerini koruyarak birlik ve beraberlik içerisinde yaşayabileceklerini anlatmıştır. Onun anlayışında birlik, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, ortak değerlerin ayrılıklardan daha güçlü hâle getirilmesidir. Alevi Alevi olarak, Sünni Sünni olarak, Şii Şii olarak kendi kimliğini koruyabilir. Ortak tarihimiz, insani değerlerimiz ve Ehl-i Beyt sevgisi, farklılıklarımızı koruyarak birlikte yaşayabilmemiz için güçlü bir zemin sunmaktadır. Ehl-i Beyt, Peygamber Efendimizin ailesidir. Onların hayatında adaletin, merhametin, hakkaniyetin ve insan sevgisinin önemli örneklerini görüyoruz. Ehl-i Beyt'in temsil ettiği adalet, merhamet ve kardeşlik anlayışını toplumsal hayatımıza taşıyabildiğimiz ölçüde, mezhep farklılıklarını çatışmanın değil, karşılıklı saygının konusu hâline getirebiliriz.
Afrika'dan Ortadoğu'ya uzanan geniş coğrafyada dikkat çekici bir tarihsel gerçek bulunmaktadır. Doğal kaynaklar bakımından zengin olan birçok ülke, uzun yıllar boyunca iç çatışmalar, siyasi istikrarsızlık ve dış müdahalelerle karşı karşıya kalmıştır. Afrika'da görev yapan bir arkadaşımızla yaptığımız sohbeti hatırlıyorum. Bana, bulunduğu bölgede farklı topluluklar arasında yaşanan çatışmaları ve bu çatışmaların insanların günlük hayatını nasıl etkilediğini anlatmıştı. Ardından bölgenin zengin maden kaynaklarından söz ettik. Bu zenginlikten yerel halkın ne ölçüde yararlanabildiğini sorduğumda, ekonomik imkânlarla insanların yaşam şartları arasında büyük farklılıklar bulunduğunu ifade etmişti. Bu sohbet bana önemli bir gerçeği yeniden düşündürdü: Toplumlar kendi aralarında çatışırken sahip oldukları zenginliklerden yeterince yararlanamayabilirler. Petrol, doğal gaz, altın, madenler, su kaynakları ve ticaret yolları yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik değer taşımaktadır. Toplumların kendi içlerindeki anlaşmazlıklarla meşgul olması, bu kaynaklar üzerinde dış aktörlerin etkisinin artmasına elverişli şartlar oluşturabilmektedir. Elbette her çatışmayı yalnızca dış güçlerle açıklamak doğru değildir. Ülkelerin kendi siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunları da bulunmaktadır. Ancak dış müdahalelerin ve ekonomik çıkar mücadelelerinin bölgesel sorunları derinleştirebildiği de tarihsel bir gerçektir.
Irak'ta, Suriye'de ve Gazze'de yaşananların her birinin kendine özgü nedenleri bulunmaktadır. Bununla birlikte ortak bir ders çıkarabiliriz: Bir ülkedeki güvenlik sorunu zamanla komşu ülkelerin de güvenlik meselesi hâline gelebilir. Bu nedenle Ortadoğu ülkeleri, birbirlerinin güvenliğini yalnızca rakip güç bloklarının çıkarları üzerinden değil, ortak bölgesel istikrar açısından değerlendirmelidir.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın sıkça vurguladığı önemli bir düşünce vardı: Önce kendi aranızdaki sorunları çözün, birlik ve beraberliği sağlayın. Ardından haklının hakkını koruyacak, haksızlığın karşısında duracak ortak iradeyi ortaya koyun. Bugün Ortadoğu'nun ihtiyaç duyduğu yaklaşım budur. Türkiye, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkeleri arasında görüş ayrılıkları bulunabilir. Ancak bu farklılıklar, diplomatik ilişkilerin koparılmasının veya toplumların birbirine düşman hâle getirilmesinin gerekçesi olmamalıdır. İslam İşbirliği Teşkilatı başta olmak üzere mevcut bölgesel kuruluşların etkinliği artırılmalı, gerektiğinde ülkeler arasında sürekli çalışan diplomasi ve kriz çözüm mekanizmaları geliştirilmelidir. Gazze'nin yeniden inşası, insani yardımın sürekliliği, yerinden edilen insanların güvenliği ve Filistin halkının kendi geleceğini belirleme hakkı bu çalışmaların öncelikleri arasında bulunmalıdır.
Bölgenin güvenliği, ekonomik iş birliği, enerji kaynakları ve ticaret yolları da ortak görüşmelerle ele alınmalıdır. Türkiye, bölge ülkeleri arasındaki görüş ayrılıklarının giderilmesi, insani yardımın koordinasyonu ve kalıcı barışı destekleyecek diplomatik görüşmelerin sürdürülmesi konusunda daha etkin girişimlerde bulunabilir. Unutmayalım ki barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış; insanların kendi topraklarında güvenle yaşayabilmesi, farklılıkların çatışmaya dönüşmemesi, kaynakların toplumların refahına hizmet etmesi ve gelecek nesillerin savaş korkusu olmadan büyüyebilmesidir. Gazze'de yaşanan insani felaket bize bu sorumluluğu bir kez daha hatırlatmaktadır.
Ortadoğu'nun geleceği, bölge halklarının iradesini dışlayan hesaplarla değil; onların ortak güvenliği, karşılıklı saygısı, birlik ve dayanışmasıyla şekillenmelidir.


