Yükseköğretim Kurumları Sınavı'nın (YKS) sonuçları açıklandı. Bugün Türkiye'de milyonlarca anne ve baba aynı soruyu soruyor: "Bir yıl daha mı hazırlanacağız?" Aynı anda yüz binlerce genç odasına kapanmış durumda. Kimisi sevincinden ağlıyor. Ama çok daha fazlası sessizce geleceğini sorguluyor. Bugün çocuğunun sonucu nedeniyle üzülmeyen anne baba yoktur. Ancak hiçbir anne ve baba çocuğunu tek bir sınav sonucuyla değerlendirmemelidir. Çünkü çocuklarımız puanlardan ibaret değildir. Bu sınav bir başarı sınavı değil, bir sıralama yarışıdır. Yarışlarda kazananlar kadar kaybedenler de olur. Fakat bir millet, geleceğini emanet edeceği gençlerini her yıl kaybedenler ve kazananlar diye ayırıyorsa, ortada sorgulanması gereken gençler değil, sistemin kendisidir.

Bugün birkaç yüz bin öğrenci istediği bölüme yerleşebileceği umudunu taşırken, milyonlarca genç "başarısız" damgasını yemiş hissediyor. Oysa aynı çocuklar dün okulunda başarılıydı, ailesinin gururuydu, öğretmenlerinin umut bağladığı öğrencilerdi. Birkaç saat süren bir sınav sonunda bütün hayatlarının tek bir puan ve tek bir sıralamayla değerlendirilmesi ne pedagojik ne de vicdani olarak kabul edilebilir. O halde şu soruyu sormak zorundayız... Bu sistem öğrenci seçmiyor; öğrenci harcıyor.

Üstelik sorun yalnızca sınavın varlığı değildir. Sorun, bu sınav giderek ayırt ediciliğini kaybetmiştir. Binlerce öğrenciyi aynı puan aralıklarına sıkışmıştır. Bugün bir matematik sorusu öğrenciyi on binlerce kişinin önüne geçirebiliyor. Tek bir işlem hatası ise on binlerce kişinin gerisine de düşürebiliyor. Böyle bir sistemde emek kadar şans, dikkat kadar tesadüf de belirleyici hâle gelmektedir.

Daha da düşündürücü olan ise yıllarca emek veren gençlerin önemli bir bölümünün üniversiteyi bitirdikten sonra kendi alanında çalışma imkânı bulamamasıdır. Türkiye'de çalışan lisans mezunlarının yalnızca yaklaşık yarısı eğitimini aldığı mesleği yapabilmektedir. Geri kalanlar ise ya farklı sektörlere yönelmekte ya da diplomalı işsizler ordusuna katılmaktadır. O halde şu soruyu sormak zorundayız: Madem mezunların önemli bir kısmı kendi alanında çalışamayacaksa, milyonlarca genci neden böylesine acımasız bir yarışın içine sürüklüyoruz?

Bugün yaşanan tablo yalnızca bir eğitim sorunu değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal ve psikolojik bir sorundur. Çocuklar yıllarca dershane ile okul arasında mekik dokurken aileler büyük fedakârlıklar yapmakta, ciddi ekonomik yüklerin altına girmektedir. Sonuçta yalnızca öğrenciler değil, aileler de bu yarışın yıpranan tarafı olmaktadır. Gençler umudunu kaybederken anne ve babalar yılların emeğinin tek bir sınavla ölçülmesine tanıklık etmektedir.

Oysa eğitimin amacı sıralama yapmak değil; insan yetiştirmektir. Eğitim sistemi; ezberleyen değil üreten, yarışan değil geliştiren, korkutan değil cesaretlendiren bir anlayış üzerine kurulmalıdır. Her insanın ilgi alanı, yeteneği ve kabiliyeti farklıdır. Bir öğrenciyi yalnızca dört seçenekli testlerle değerlendirmek, insanı rakamlara indirgemekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Türkiye artık sınav merkezli eğitim anlayışını geride bırakmalıdır. Çünkü bugünkü sistem, bilgi üretmekten çok test çözmeyi öğretmektedir. Gençlerin bilimsel merakı, sanatsal yönü, teknik becerisi, sosyal üretkenliği ve girişimcilik potansiyeli tek bir sınav puanının gölgesinde kaybolmaktadır. Böyle bir düzen, ülkeye nitelikli insan kazandırmak yerine umutlarını tüketmiş nesiller bırakmaktadır. Bu nedenle çözüm, mevcut sistemi küçük düzenlemelerle ayakta tutmaya çalışmak değildir. Çözüm, eğitim anlayışını baştan sona yeniden inşa etmektir.

Tam da bu noktada Bağımsız Türkiye Partisi'nin ortaya koyduğu Milli Eğitim Politikaları, günü kurtaran çözümler değil; eğitim sistemini kökten değiştirmeyi hedefleyen yeni bir model sunmaktadır. Bu anlayışta eğitim, sınav merkezli değil insan merkezlidir. Üniversiteye girişte merkezi sınav yerine öğrencinin eğitim hayatı boyunca ortaya koyduğu akademik başarısı, proje çalışmaları, sosyal faaliyetleri, ilgi alanları ve yeteneklerini esas alan çok boyutlu bir değerlendirme modeli öngörülmektedir. Böylece hiçbir gencin kaderi birkaç saatlik bir sınava mahkûm edilmemektedir.

Aynı zamanda eğitim ile üretim ve istihdam arasındaki bağ yeniden kurulmaktadır. Üniversite kontenjanları ülkenin ihtiyaçlarına göre planlanırken, mezunların kendi alanlarında istihdam edilmeleri temel hedef hâline getirilmektedir. Mesleki eğitim güçlendirilmekte, üniversite-sektör iş birliği sistematik bir yapıya kavuşturulmakta ve her gencin potansiyelini gerçekleştirebileceği bir eğitim düzeni hedeflenmektedir.

Türkiye'nin ihtiyacı daha zor sınavlar ya da daha kolay sınavlar değildir. Türkiye'nin ihtiyacı, gençlerini yarış atı gibi koşturmayan, onları üretimin ve kalkınmanın asli unsuru olarak gören yeni bir eğitim anlayışıdır. Unutmayalım; kaybeden birkaç öğrenci değildir. Her yıl umutlarını tükettiğimiz her genç, bu ülkenin kaybettiği bir değerdir. Eğitim sistemi, gençleri elemek için değil, yetiştirmek için vardır.

Artık sınav toplumundan üretim toplumuna geçmenin zamanı gelmiştir. Çünkü güçlü bir Türkiye'nin yolu, sınavlarda elenen değil, potansiyelini gerçekleştiren gençlerden geçmektedir.