İran Lokma Değil

İran Lokma Değil

Ortadoğu’da savaş konuşulurken birçok yorum İran’ı hafife alan yorumlar yapmaktadır. Oysa gerçekler bu kadar basit değildir. Bu tür değerlendirmelerin önemli bir kısmı meseleyi yüzeysel okumaktan kaynaklanıyor. İran’ı anlamak için yalnızca bugünün askeri dengelerine değil, tarihsel devlet yapısına, toplumsal mobilizasyon kapasitesine ve bölgesel güç ilişkilerine birlikte bakmak gerekir. Bu açıdan değerlendirildiğinde İran’ın yenilecek veya teslim alınabilecek bir devlet olmadığı açıkça görülmektedir.

Her şeyden önce İran, birkaç yüz yıllık bir siyasi yapı değildir. İran yaklaşık 2500 yıllık devlet geleneğine sahip bir devlet hafızasını temsil etmektedir. Bu uzun tarihsel süreklilik yalnızca bir kültürel hafıza değil, aynı zamanda güçlü bir devlet refleksi üretmiştir. Devlet yönetimi, krizlere karşı dayanıklılık ve kadro üretme kapasitesi bu tarihsel birikimin ürünüdür. Bu nedenle İran’da liderlerin değişmesi ya da bazı üst düzey kadroların ortadan kalkması sistemin çökmesi anlamına gelmez. Tam tersine İran siyasi yapısı kriz dönemlerinde hızla yeni kadrolar üretme kapasitesine sahiptir. Bu yönüyle İran, modern ulus-devletlerin çoğundan farklı olarak tarihsel sürekliliği güçlü bir devlet geleneğini temsil eder.

Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün Millî Mücadele yıllarında ortaya koyduğu çok önemli bir kavramı hatırlamak gerekir: “iç cephe”. Atatürk’e göre bir devletin gerçek gücü cephedeki asker sayısından önce iç cephenin sağlamlığıdır. İç cephe güçlü ise dış saldırılar o milleti yıkamaz. İran örneğinde de benzer bir tablo görülmektedir. İran’a yönelik saldırılar arttıkça toplumun daha fazla kenetlendiği, meydanların daha fazla dolduğu ve siyasi liderlik etrafında daha güçlü bir birlik görüntüsünün ortaya çıktığı görülmektedir. Nitekim son gelişmeler de bunu doğrulamaktadır. Saldırılar sonrasında İran toplumunda milliyetçi reflekslerin güçlendiği ve rejim karşıtı protestoların beklenen ölçekte ortaya çıkmadığı görülmektedir.

Buna karşılık saldırıyı gerçekleştiren eksen açısından farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. ABD ve İsrail’in yürüttüğü askerî saldırılar uluslararası kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açmış, dünyanın birçok yerinde bu savaşa karşı protestolar düzenlenmiştir. Bu savaşın yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi ve meşruiyet boyutu da bulunmaktadır. Dahası dikkat çekici bir psikolojik tablo ortaya çıkmaktadır. İran’da saldırılar karşısında toplumsal kenetlenme gözlenirken, İsrail’de savaşın doğurduğu güvenlik kaygıları nedeniyle günlük hayatın ciddi şekilde etkilemiştir. İran’ın füze saldırıları sonrası Tel Aviv başta olmak üzere birçok şehirde ciddi hasar oluştuğu ve çok sayıda kişinin görece güvenli bölgelere yöneldiği belirtilmektedir.

İran’ın direncini artıran bir diğer faktör ise bölgesel güç ağlarıdır. İran yalnızca kendi ordusuna dayanan bir devlet değildir. Ortadoğu’da yıllar içinde oluşturduğu geniş bir etki alanı bulunmaktadır. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki İran yanlısı milis yapılar ve farklı bölgelerdeki çeşitli örgütlenmeler İran’ın stratejik derinliğini artırmaktadır. Bu yapıların tamamı doğrudan İran ordusunun bir parçası değildir; ancak kriz anlarında devreye girerek İran’ın askeri ve siyasi manevra alanını genişletmektedir. Bu nedenle İran ile yaşanacak bir çatışma yalnızca İran sınırları içinde kalmayabilir. Bölgesel cephelere yayılma ihtimali her zaman vardır.

Askerî açıdan bakıldığında da İran’ın belirli alanlarda ciddi bir kapasite geliştirdiği görülmektedir. Özellikle füze teknolojisi ve insansız hava araçları konusunda İran son yıllarda önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Bu sistemler klasik savaş uçakları kadar pahalı değildir ancak savunma sistemleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir. İran’ın bu tür sistemleri yoğun şekilde kullanarak karşı tarafın hava savunma kapasitesini yıpratma stratejisi izlediği de sıkça dile getirilmektedir. İsrail’in uzun yıllardır neredeyse “yenilmez savunma sistemi” olarak sunulan Demir Kubbe (Iron Dome) sistemine ilişkin algıyı da ortadan kaldırmıştır.

Sonuç olarak, İran’ın coğrafi büyüklüğü, nüfus kapasitesi, askeri altyapısı ve bölgesel bağlantıları dikkate alındığında böyle bir çatışma uzun ve maliyetli bir sürece dönüşecektir. İran meselesini değerlendirirken duygusal veya propaganda temelli yorumlardan ziyade stratejik gerçeklere bakmak gerekir. İran’ın askeri baskı ile teslim alınabileceğini düşünmek gerçekçi bir analiz değildir. Ortadoğu’da yaşanan bu kriz uzun soluklu ve maliyeti yüksek bir stratejik mücadele potansiyeli taşımaktadır. Bu ateş bir an önce söndürülmelidir. Aksi halde yangının sınır tanımaz bir karakteri vardır.