Koçları Çarpıştırmak İstiyorlar
Ortadoğu’da yaşanan her büyük kriz yalnızca iki ülke arasında yaşanan bir çatışma değildir. Bu coğrafyada savaşlar çoğu zaman bölgesel dengeleri yeniden kurma girişimlerinin bir parçası olarak ortaya çıkar. Bugün İran ile ABD-İsrail ekseni arasında yaşanan gerilimi değerlendirirken meseleyi yalnızca iki aktör arasındaki bir askerî mücadele olarak görmek eksik bir okumaya yol açacaktır. Çünkü Ortadoğu’daki her büyük çatışma aynı zamanda bölgesel güçlerin pozisyonlarını yeniden belirleme sürecini de beraberinde getirir.
Bu noktada en dikkat edilmesi gereken ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Türkiye coğrafi konumu, tarihsel rolü ve bölgesel etkisi nedeniyle Ortadoğu’daki büyük stratejik hesapların merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle bölgede yaşanan her kriz Türkiye’yi doğrudan veya dolaylı biçimde etkileme potansiyeline sahiptir. Bugün İran ile yaşanan gerilimde de benzer bir risk bulunmaktadır. İran’a yönelik askerî ve siyasî baskının artması, Türkiye ile İran’ın karşı karşıya getirilebileceği yönünde endişelere yol açmaktadır. Ortadoğu’nun tarihine bakıldığında büyük güçlerin bölgesel aktörleri birbirine karşı kullanma stratejisinin yeni olmadığı görülür. Bu coğrafyada birçok savaş doğrudan değil, dolaylı biçimde yürütülmüş, yerel güçler büyük küresel rekabetin araçları haline getirilmiştir.
Burada kritik bir stratejik gerçek vardır: ABD ve İsrail bölgede kendilerine eşlik edecek bir askerî müttefik bulmadan İran’daki hedeflerine ulaşamaz. İran gibi büyük bir ülkeye karşı yürütülen bir savaş yalnızca hava saldırılarıyla sonuçlandırılamaz. Kara gücü olmadan bir ülkenin siyasî yapısını değiştirmek, kaynaklarına el koymak ya da coğrafyasını kontrol altına almak mümkün değildir. Bu nedenle Washington ve Tel Aviv yönetimleri bölgede kendilerine eşlik edecek bir askerî güç arayışı içindedir. İşte tam bu noktada Türkiye’nin adı gündeme gelmektedir. Türkiye hem askerî kapasitesi hem de coğrafi konumu nedeniyle bölgedeki en güçlü devletlerden biridir. Bu nedenle ABD-İsrail ekseninin İran’a karşı yürütülecek bir stratejide Türkiye’yi yanına çekmek istemesi şaşırtıcı değildir. Bunun için diplomatik baskıdan propaganda savaşına kadar birçok yöntemin devreye sokulabileceği de göz ardı edilmemelidir.
Nitekim son günlerde bölgede “sahte bayrak operasyonları” ihtimali de sıkça tartışılmaktadır. Bu tür operasyonlar bir saldırının başka bir ülke tarafından yapılmış gibi gösterilmesi ve böylece yeni aktörlerin savaşa çekilmesi anlamına gelir. Uzmanlar bu tür taktiklerin bölgesel tansiyonu yükseltmek ve yeni ülkeleri çatışmanın içine çekmek amacıyla kullanılabildiğini belirtmektedir. Bu nedenle devlet adamlarının ve bürokrasinin kullandığı dile büyük dikkat göstermesi gerekir. Bölgede tansiyonun bu kadar yükseldiği bir dönemde kullanılan her ifade, yapılan her açıklama uluslararası dengeleri etkileyebilecek bir sonuç doğurabilir. Yanlış anlaşılmaya açık ifadeler ya da gereksiz sert açıklamalar zaten kırılgan olan bölgesel dengeleri daha da hassas bir noktaya taşıyabilir.
Unutulmaması gereken bir başka gerçek de halkların bu savaşı istemediğidir. Bugün Ortadoğu’da yaşayan halkların büyük çoğunluğu yeni bir savaşın tarafı olmak istememektedir. Hele Türk halkı açısından bakıldığında İran ile karşı karşıya gelme ihtimali toplumda ciddi bir rahatsızlık oluşturmaktadır. Türkiye’de kamuoyunun geniş kesimleri bu tür bir çatışmanın Türkiye’nin çıkarına olmayacağı görüşündedir. Hatta siyasî tercihler farklı olsa da toplumun önemli bir kısmında, İran’a yönelik saldırılar karşısında ciddi bir tepki oluştuğu görülmektedir.
Türk milletinin tarihsel refleksi genellikle mağdurdan yana olmuştur. Bu nedenle Gazze’de yaşananların dünya kamuoyunda yarattığı vicdani tepkinin Türkiye’de çok daha güçlü bir şekilde hissedildiğini görmek şaşırtıcı değildir. İsrail ve ABD ekseninin Gazze’de yürüttüğü saldırılar uluslararası kamuoyunda büyük bir tartışma yaratmışken, bugün İran’a yönelik saldırıların da benzer bir tepki doğurması kaçınılmazdır. Pek çok insan şu soruyu sormaktadır: Gazze’de yaşananlarla İran’a yönelik saldırılar arasında mahiyet bakımından ne fark vardır? Bu sorunun cevabı dünya kamuoyunun vicdanında giderek daha fazla karşılık bulmaktadır.
Bu nedenle Türkiye ile İran arasında doğrudan iletişim kanallarının açık tutulması son derece önemlidir. İki ülke arasındaki diplomatik temasların güçlü olması, üçüncü tarafların provokasyonlarını boşa çıkarabilecek en etkili mekanizmalardan biridir. Prof. Dr. Haydar Baş’ın yıllar önce yaptığı önemli bir uyarıyı da hatırlamak gerekir. Haydar Baş, Ortadoğu’da mezhep farklılıkları üzerinden kurulan jeopolitik oyunlara dikkat çekerek şu önemli uyarıyı yapmıştı: “Sünni dünyanın koçbaşı Türkiye’dir, Şii dünyanın koçbaşı İran’dır. Bu iki koçu çarpıştırmak istiyorlar. Koçların kavgasında kazanan olmaz.” Koçların kavgasında kazanan olmaz; iki taraf da birbirini mahveder. Bugün yaşanan gelişmeler bu sözlerin ne kadar isabetli bir uyarı olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Türkiye’nin bu tür krizlerde dikkatli olması gerektiğini gösteren tarihsel örnekler de vardır. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na giriş süreci bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Osmanlı Devleti başlangıçta savaşa girmemeyi tercih etmiş, ancak yaşanan gelişmeler sonucunda kendisini bir anda büyük bir küresel savaşın içinde bulmuştur. Bu örnek savaşların nasıl hızla genişleyebileceğini ve devletleri beklemedikleri sonuçlarla karşı karşıya bırakabileceğini göstermektedir. Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler de benzer bir risk barındırmaktadır.
Ortadoğu’da ateşle oynayanlar şunu unutmamalıdır: Bu coğrafyada savaş başlatmak kolaydır, fakat sonuçlarını kontrol etmek mümkün değildir. Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek isteyenlerin amacı bölgeye barış getirmek değil, bölgeyi daha büyük bir kaosa sürüklemektir. Türkiye’nin görevi bu oyuna gelmemektir.
İşlemlerimiz
drahmethkepekci
drahmethkepekci
drahmethkepekci
0549 620 00 34
drahmethkepekci