Cemile Nine’nin Bağındaki Sır

Cemile Nine’nin Bağındaki Sır

Ramazan Bayramı vesilesiyle Kilis’e gittik.
Sıla-i rahim yaptık. Büyüklerimizi ziyaret ettik. Mezarlıklara uğradık. Geçmişi yad ettik.
Bayramın en kıymetli tarafı da buydu.
İnsanın köklerine dönmesi…
Geçmişle yeniden bağ kurması…
Bu ziyaretlerde annemle ve babamla uzun uzun sohbet etme imkânı buldum.
Bir insanın en büyük arşivi, kendi ailesidir.
O sohbetlerde “bereket” kavramı açıldı.
Ama bu kez kitaplardan değil…
Hayatın içinden…
Babam daha 4 yaşındayken dedemi kaybetmiş.
Yetim büyümüş.
Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik yoklukla birlikte, babam yalnızca yetim değil, aynı zamanda hayatın en ağır şartları içinde büyüyen bir çocuktu. 
Ama tam da böyle bir dönemde bir kadın var:
Cemile Nine.
Babamın annesi…
Elinde ne var?
Bir bağ…
Üstelik bu bağ bir miras.
Aynı parçadaki bağlar…
Aynı toprak…
Aynı şartlar…
Hatta etrafındaki diğer bağlar daha bakımlı…
Ama Cemile Nine’nin bağı farklı.
Yaklaşık 100 tiyeklik (asma kökü) bu bağ,
aynı parçadaki diğer bağlara göre,
hatta daha bakımlı bağlara göre bile
5 kat fazla ürün veriyor.
Üstelik bakım yok…
İmkân yok…
Ama verim var.
Babamın cümlesi çok net:
“Onlara bir geliyorsa, bize beş geliyordu.”
Kur’ân’ın şu ayeti sanki bu tabloyu anlatıyor:
“Allah dilediğine kat kat verir.” (Bakara 2:261)
Sonra Cemile Nine bağını büyütüyor.
100 tiyek 300 oluyor.
Ama sonuç değişmiyor.
300 tiyek bağın ürünü, eski 100 tiyek kadar kalıyor.
Ne eksik…
Ne fazla…
Aynı.
Babamın söylediği cümle aslında meseleyi özetliyor:
“Demek ki mesele sayı değilmiş.”
Evet… mesele sayı değil.
Mesele bereket.

Annemin anlattıkları ise bu işin başka bir yüzünü gösteriyor.
İki isim…
İki hayat… 
Laliz Nine ve Fethiye Yenge. 
Annemin ve babamın aile büyüklerinden…
Yokluk yılları…
Savaşın gölgesi…
Ama bu iki kadın var ki…
Ellerinde ne varsa paylaşıyorlar.
Ama annemin anlattığı bir sahne var ki…
Bereket adeta gözle görünür hâle geliyor.
Zeytin sıkım zamanı…
Eve zeytinyağı geliyor… bu yağ kaplara istiflenecek
Ve bir anda Fethiye Yenge “kap getir!” diye sesleniyor.
Kaplar geliyor…
Doluyor…
Bir tane daha…
Bir tane daha…
“Evde ne kap varsa doldu…” diyor annem.
“Mutfak doldu…”
Zeytinyağı adeta taşıyor…
Coşuyor…
Ama aynı zeytin…
Aynı sıkım…
Başka bir zaman bakarsın nerdeyse bir damla yok.
İşte o zaman Anadolu insanı tek cümle kurar:
“Kısmet… bereket…”
Ve Fethiye Yenge…
Sadece bereketli bir hayat değil…
bereketli bir son da yaşamış.
Annem anlatıyor…
Şevval orucunu tutuyor.
Evine misafir geliyor.
Misafirine ikramını yapıyor.
Sofrasını kuruyor.
İlgileniyor…
Sonra diyor ki:
“Namaz vaktim geçmesin…”
Kalkıyor…
Namaza duruyor…
Ve o esnada…
secde ile hayat arasında…
Ruhunu teslim ediyor.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“İki kişilik yemek üç kişiye yeter.” (Buhârî, Müslim)
Demek ki mesele miktar değil…
Mesele fayda.
Bereket, sayıyı büyütmez sadece…
faydayı büyütür.
Bu sohbetlerden sonra içimde bir his oluştu.
Sadece dinlemek yetmez dedim.
Kalktım…
Kabristana gittim.
Önce Cemile Nine’yi…
Sonra Laliz Nine’yi…
Ardından Fethiye Yenge’yi ziyaret ettim.
Toprağın altında üç isim…
Ama arkalarında bıraktıkları hâlâ yaşıyor.
Sessizce durdum başlarında.
Şunu düşündüm:
Bazı insanlar mal bırakmaz…
Ama bereket bırakır.
Bazı insanlar servet bırakmaz…
Ama dua bırakır.
Ve bazı hayatlar vardır ki…
öldükten sonra bile yaşamaya devam eder.
Bugün modern dünya bize şunu söylüyor:
Çok üret.
Çok kazan.
Çok tüket.
Ama bizim medeniyetimiz şunu söylüyor:
Helâl kazan.
Paylaş.
Şükret.
İşte bereket tam burada doğuyor.
O gün şunu daha iyi anladım:
Bereket, hesap işi değildir.
Bereket, kalp işidir.
Azı çoğaltan şey toprak değil…
insanın niyetidir.
Malı büyüten şey sadece emek değil…
paylaşmaktır.
Ve bereket…
En çok
Cemile Nine’de görünür…
Laliz Nine’de görünür…
Fethiye Yenge’de görünür…

Bayram bize bunu hatırlattı.
Geçmiş sadece hatırlanmaz…
anlaşılır.
Ve bazı hatıralar vardır ki…
insana bir ömür ders olur.