Hazır Değilsen Hedefsin

Hazır Değilsen Hedefsin

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler artık tartışma götürmez bir gerçeği ortaya koyuyor: Bölge yanıyor. Ancak bu yangın, klasik anlamda bir savaşın ötesinde bir karakter taşıyor. Bugün hedef alınan yalnızca askerî unsurlar değil; enerji hatları, su kaynakları, iletişim altyapıları ve ekonomik sistemlerdir. Çünkü modern savaş artık cephede değil, sistemler üzerinden yürütülüyor. Kısacası, artık savaş tankla değil, suyla, enerjiyle ve ekonomiyle yapılıyor.

Bu yeni savaş biçimi, devletlerin gerçek gücünü çıplak biçimde ortaya koyuyor. Güç sadece silahla ölçülmüyor; suyunuzu koruyabiliyor musunuz, enerjinizi yönetebiliyor musunuz, altyapınızı ayakta tutabiliyor musunuz sorularıyla ölçülüyor. İşte tam da bu noktada Türkiye’nin mevcut durumu üzerine ciddi bir değerlendirme yapmak zorundayız.

Türkiye’nin en kritik kırılgan alanlarından biri ekonomik ve stratejik altyapıda da kendini göstermektedir. Özelleştirme politikalarıyla enerji, iletişim, limanlar ve benzeri kritik alanların önemli bir kısmı özel ve çoğu zaman yabancı ortaklı yapılara devredilmiştir. Bu durum kısa vadede ekonomik bir tercih gibi sunulsa da uzun vadede bağımsızlık açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Çünkü devlet üretmezse, savaşta dayanamaz. Kriz anlarında kontrol edemediğiniz hiçbir alan sizin değildir.

Benzer bir kırılganlık su ve altyapı meselesidir. Bugün dünyada su, petrol kadar stratejik bir kaynak haline gelmiştir. Buna rağmen Türkiye’de uzun vadeli, 20-30 yıllık bir su projeksiyonunun kamuoyuna yansıyan güçlü bir çerçevede ortaya konduğunu söylemek zordur. Oysa modern savaş senaryolarında su kaynakları doğrudan hedef alınmaktadır. Bu durum, yalnızca çevresel bir mesele değil, doğrudan bir millî güvenlik meselesidir.

Bir diğer temel sorun ise eğitim sistemidir. Türkiye’nin en büyük potansiyeli insan kaynağıdır. Ancak mevcut eğitim sistemi bu potansiyeli ortaya çıkarmak yerine büyük ölçüde törpülemektedir. Ezbere dayalı bir yapı, analitik düşünceyi geliştirmeyen bir yaklaşım ve tek tip başarı ölçütleri, gençlerin gerçek yeteneklerini köreltmektedir.

Oysa zekâ tek boyutlu değildir. Yaratıcı zeka, sosyal zeka, stratejik zeka, duygusal zeka gibi birçok farklı boyut bulunmaktadır. Bugün eğitim sistemimiz bu çeşitliliği dikkate almak yerine herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmaktadır. Sonuç ise açıktır: Büyük bir yetenek israfı. Bu yalnızca bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda ülkenin geleceğine vurulan bir darbedir.

Eğitimdeki bu sorun, beyin göçüyle daha da derinleşmektedir. Türkiye yetiştiriyor, ancak üretemediği için kaybediyor. Nitelikli gençler, kendilerine uygun çalışma ve üretim ortamı bulamadıkları için başka ülkelere yöneliyor. Bu durum, uzun vadede yalnızca ekonomik değil, stratejik bir zafiyet doğurmaktadır. Çünkü güçlü devletler sadece toprakla değil, insanla var olur.

Tüm bu tabloyu bir araya getirdiğimizde karşımıza çıkan temel sorun, yönetim anlayışıdır. Günü kurtarmaya yönelik politikalar, uzun vadeli stratejik planların önüne geçmiştir. Liyakat yerine farklı kriterlerin öne çıkması, sistemin verimliliğini doğrudan etkilemektedir. Oysa modern dünyada rekabet eden devletler, planlayan, öngören ve buna göre hareket eden devletlerdir.

Burada yapılması gereken şey açıktır. Öncelikle eğitim sisteminin köklü biçimde yeniden ele alınması gerekmektedir. Ezberci yapıdan uzak, analitik ve çok boyutlu düşünmeyi teşvik eden bir model oluşturulmalıdır. Gençlerin farklı yetenek alanları keşfedilmeli ve desteklenmelidir.

İkinci olarak, ekonomik bağımsızlık yeniden inşa edilmelidir. Stratejik sektörler devlet kontrolünde olmalı, üretim kapasitesi artırılmalıdır. Enerji, iletişim ve altyapı gibi alanlar yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik meselesi olarak görülmelidir.

Üçüncü olarak ise uzun vadeli bir devlet vizyonu oluşturulmalıdır. Su, enerji, tarım ve savunma gibi alanlarda 20-30 yıllık projeksiyonlar yapılmalı ve bu projeler istikrarlı şekilde uygulanmalıdır. Çünkü kriz anında hazırlık yapılmaz; hazırlık krizden önce yapılır.

Sonuç olarak içinde bulunduğumuz coğrafya, rehaveti kaldıracak bir coğrafya değildir. Bugün yaşananlar, yarının ne kadar sert olabileceğinin habercisidir. Bu nedenle meseleye sadece dış politika perspektifinden bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, içeride ne kadar güçlü olduğumuzdur.

Unutulmamalıdır ki bağımsız olmayan devlet, savaşta taraf değil, hedef olur.