Yenilmez Güç Miti Çöktü

Yenilmez Güç Miti Çöktü

Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler, klasik savaş tanımlarını aşan yeni bir çatışma biçimini gözler önüne seriyor. Artık savaşlar yalnızca tankla, tüfekle, uçakla yapılmıyor. Diplomatik görüşmeler devam ederken başlatılan saldırılar, sivillerin doğrudan hedef alınması ve psikolojik üstünlük kurmaya yönelik hamleler bize açık bir gerçeği gösteriyor: Bu savaş cephede değil, zihinlerde kazanılmak istendi.

Savaşın daha ilk anlarında sivillerin hedef alınması, özellikle çocukların hayatını kaybettiği saldırılar, bu sürecin yalnızca askerî bir operasyon olmadığını ortaya koydu. Bu tür hamleler, karşı tarafın askerî kapasitesinden ziyade toplumun direncini kırmayı hedefler. Yani amaç, bir orduyu yenmek değil, bir milleti çöktürmektir. Ancak burada kritik bir hata yapıldı: Toplumların psikolojisi, sanıldığı kadar kolay yönetilemez.

ABD ve İsrail’in bu süreçteki temel stratejisi açıktı. Doğrudan bir işgalden ziyade, içeride bir çözülme oluşturmak. Bunun yolu da halkı ayaklandırmaktan geçiyordu. Ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar ve yönetim karşıtı hareketler bir kaldıraç olarak görülüyordu. Plan basitti: Lider kadro hedef alınacak, korku oluşturulacak ve bu ortamda halk sokaklara dökülecek. Ardından “doğal” bir rejim değişikliği gerçekleşecekti. Devletler sadece yöneticilerden ibaret değildir. Asıl belirleyici olan milletin refleksidir. Bu çağın en büyük gerçeği şudur: Milletini arkasına alamayan hiçbir güç muvaffak olamaz.

İran örneği tam da bu noktada dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Tarihsel derinliği olan, köklü devlet geleneğine sahip toplumlar kriz anlarında dağılmaz, aksine kenetlenir. İran, yaklaşık 2500 yıllık devlet aklıyla hareket eden bir yapı. Bu sadece bir tarih meselesi değil; bu, kriz yönetimi, diplomasi becerisi ve toplumsal reflekslerin şekillenmesi anlamına geliyor. Bu nedenle lider kadroya yönelik hamleler beklenen etkiyi oluşturmadı. Çünkü bu tür devletlerde politika kişilere bağlı değil, sistematiğe bağlıdır.

Nitekim daha önce de ifade edildiği gibi, bir liderin ortadan kaldırılmasıyla devlet politikası değişmez. Bu tür yapılar, kişilere göre değil, devlet aklına göre yön alır. Bu yüzden dışarıdan yapılan müdahaleler, beklenen çözülmeyi değil, tam tersine iç bütünleşmeyi tetikledi.

Savaşın bir diğer boyutu ise çoğu zaman gözden kaçırılan ekonomik ve stratejik hedeflerdir. Bu çatışma aynı zamanda bir kaynak savaşıdır. Enerji hatları, petrol ticareti ve bölgesel güç dengeleri bu savaşın merkezinde yer alıyor. Bunun yanında İsrail’in güvenliği ve bölgenin yeniden dizayn edilmesi hedefi de bu sürecin önemli parçalarından biridir. Yani görünen askerî hamlelerin arkasında çok daha derin bir ekonomik ve jeopolitik hesap bulunmaktadır.

Ancak tüm bu planlara rağmen sahada beklenen sonuç alınamadı. Bunun en önemli nedeni ise algı savaşının çökmesidir. Uzun yıllardır oluşturulan “yenilmez güç” imajı ciddi şekilde sarsılmıştır. ABD ve İsrail’in yıllardır inşa ettiği “yenilmezlik” miti çökmüştür. Bu durum yalnızca bölge halklarını değil, uluslararası sistemi de etkilemektedir. Nitekim NATO içinde yaşanan görüş ayrılıkları ve bazı ülkelerin açık mesafe koyması, bu kırılmanın somut göstergeleridir.

Bugün gelinen noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor: Modern savaşlar yalnızca silah gücüyle kazanılmıyor. Meşruiyet, en az askerî güç kadar belirleyici hale gelmiş durumda. Bir savaşta haklılık zeminini kaybederseniz, en gelişmiş teknolojiye sahip olmanız sonucu değiştirmeyebilir.

İran örneğinde görülen durum da tam olarak budur. Kendisini savunma pozisyonunda konumlandıran bir ülke ile saldırgan olarak algılanan bir yapı arasında uluslararası kamuoyu farklı bir değerlendirme yapmaktadır. Bu da savaşın psikolojik ve politik boyutunu doğrudan etkilemektedir.

Sonuç olarak bu savaş bize yeni bir gerçeği öğretmektedir: Artık savaşlar cephede değil, meşruiyet zemininde kazanılıyor. Toplumunu arkasına alan, kriz anında bütünlüğünü koruyan ve stratejik akılla hareket eden devletler ayakta kalıyor. Diğerleri ise sahip oldukları askerî güce rağmen istedikleri sonucu elde edemiyor.

Bu nedenle mesele sadece kim daha güçlü sorusu değildir. Asıl soru şudur: Kim daha meşru, kim daha dayanıklı ve kim daha hazırlıklı? Bugünün dünyasında savaşların kaderini belirleyen de tam olarak bu soruların cevabıdır.