Devlet Şirket Olursa
Eskişehir’den Ankara’ya doğru uzanan o yürüyüş, sadece kilometrelerle ölçülecek bir mesafe değildi. O yürüyüş, biriken bir öfkenin, geciken bir hakkın ve duyulmayan bir sesin adım adım görünür hale gelmesiydi. Günlerce yollarda kalan, ardından başkentin ortasında açlık grevine başlayan madenciler, aslında hepimizin adına konuşuyordu. Çünkü mesele sadece onların maaşı değildi; mesele, emeğin karşılığını alıp alamadığıydı.
Dört ay boyunca maaş alamayan bir işçinin cebindeki para değil, evindeki huzur eksilir. O eksiklik önce mutfağa yansır, sonra çocukların gözlerine. Bir babanın “çocuğuma istediğini alamıyorum” derken boğazının düğümlenmesi, ekonomik bir veri değil, toplumsal bir kırılmadır. Nitekim ekranlara yansıyan o alışveriş listesi—sadece patates, soğan ve domates—bir ülkenin geldiği noktayı anlatmaya yetiyordu.
Bu noktada sorulması gereken soru basittir ama ağırdır:
“Suçumuz hakkımızı aramak mı?”
Eğer bir toplumda insanlar haklarını ararken kendilerini suçlu gibi hissediyorsa, orada sorun bireyde değil, sistemdedir. Çünkü hak aramak, bir lütuf talebi değil; hukuk düzeninin en temel unsurudur. Buna rağmen bu yürüyüşe karşı biber gazı ile müdahale edilmesi, meseleyi daha da derinleştirmiştir. Devletin refleksi burada belirleyici bir ölçüdür.
Devlet nedir?
Devlet, işçi ile işveren karşı karşıya geldiğinde taraf olan değil, hakem olandır. Her iki tarafın da hakkını gözetmekle yükümlüdür. Fakat sahaya yansıyan görüntüler, bu hakemlik rolünün zedelendiğine işaret etmektedir. “Patron devletten büyük mü?” sorusu tam da bu yüzden sorulmaktadır. Bu soru bir slogan değil, bir güven kaybının ifadesidir.
Bugün yaşananlar bize daha büyük bir tartışmayı hatırlatıyor:
AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir” sözünü hatırlayın. İşte devlet tam da böyle yönetildi. Devlet bir şirket midir, yoksa bir sosyal yapı mıdır?
Şirket mantığında öncelik kârdır. Verimlilik, maliyet, kazanç… Hepsi bu eksen etrafında şekillenir. Oysa devletin mantığı farklıdır. Devlet, en zayıfını korumak zorundadır. Bir baba gibi, güçlü olanı değil, korunmaya muhtaç olanı öncelemek zorundadır. İşte bu fark ortadan kalktığında, ortaya çıkan tablo kaçınılmazdır.
Son yıllarda yaşananlar, kapitalizmin en sert yüzünün hissedildiğini gösteriyor. Sermaye büyürken, emeğin payı daralıyor. Üretim devam ederken, paylaşım adil olmuyor. Bu durum sadece bir ekonomik tercih değil, aynı zamanda bir yönetim modelinin sonucudur.
Ancak burada önemli bir nokta daha var:
Bu kriz sadece işçinin değil, işverenin de krizidir.
Artan maliyetler, bozulan dengeler, daralan piyasa… Bunlar da gerçektir. Fakat tam da bu noktada devlete düşen görev başlar. Çark dönmüyorsa, o çarkı döndürecek olan devlettir. Sosyal devlet, sadece yardım dağıtan değil, denge kuran bir mekanizmadır.
Nitekim bu süreçte örgütlü bir eylem ile işçilerin sorununun çözülmesi, bize önemli bir gerçeği göstermiştir:
Hak, ancak örgütlü ve kararlı bir duruşla görünür hale gelir.
Fakat burada durup düşünmek gerekir. Eğer her hak, sokakta aranmak zorunda kalıyorsa, sistem zaten sorun üretmektedir. Çözüm, her krizde geçici bir pansuman yapmak değil; o krizi doğuran yapıyı değiştirmektir.
Bu olay, kamuoyunda önemli bir farkındalık oluşturmuştur. İşçi, işveren ve devlet arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına vesile olmuştur. Ancak bu farkındalık kalıcı bir dönüşüme dönüşmezse, benzer tabloları yeniden görmemiz kaçınılmazdır.
Bugün madenci yürüdü. Yarın başka bir meslek grubu yürüyecek. Çünkü mesele tekil değil, yapısaldır.
Sonuç olarak açık bir gerçeği ifade etmek gerekir:
Türkiye’de yaşanan sorun sadece ekonomik değildir.
Bu, aynı zamanda bir adalet ve yönetim modelinin krizidir.
Ve bu kriz, günü kurtaran çözümlerle değil, sosyal devlet ilkesinin yeniden ve samimi bir şekilde hayata geçirilmesiyle aşılabilir.
Aksi halde, yer altından gelen o ses, yarın daha gür bir şekilde yer üstünü sarsmaya devam edecektir.
İşlemlerimiz
drahmethkepekci
drahmethkepekci
drahmethkepekci
0549 620 00 34
drahmethkepekci