İran–Türkiye Hattında Kurulan Büyük Tuzak
Davos’ta ortaya çıkan tablo, yalnızca küresel bir yön arayışını değil; aynı zamanda yeni çatışma alanlarının nerelerde yoğunlaşacağını da göstermektedir. 2026 yılına girerken dünya siyaseti, tıpkı deprem kuşağında biriken gerilimler gibi, kırılmaya hazır fay hatları üzerinde ilerlemektedir. Bu fay hatlarının başında ise Ortadoğu ve özellikle İran merkezli gelişmeler gelmektedir.
İran’ın neden ısrarla hedef tahtasında tutulduğunu doğru okumak gerekir. Bu mesele yalnızca nükleer dosya ya da iç politik gelişmelerle açıklanamaz. İran, bir yönüyle İsrail açısından stratejik bir engel, diğer yönüyle ise ABD açısından Çin ve Rusya ile kurduğu ilişkiler nedeniyle ciddi bir rakiptir. İsrail, bölgesel hâkimiyet projeleri önünde İran’ı en büyük direnç noktası olarak görürken; ABD, İran’ı Çin’in yükselişini dengelemek isteyen Avrasya hattının önemli bir parçası olarak değerlendirmektedir.
Bu nedenle İran’a yönelik baskı çok katmanlıdır: ekonomik yaptırımlar, diplomatik yalnızlaştırma, iç huzursuzlukların kışkırtılması ve nükleer tehdit söylemi aynı anda devrededir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek vardır: İran sıradan bir devlet değildir. Diplomasi geleneği güçlü, devlet-millet bütünlüğü yüksek ve kriz yönetimi tecrübesi olan bir yapıya sahiptir. Bu sebeple doğrudan bir müdahalenin hedeflenen sonuçları üretmesi son derece zordur.
Tam da bu noktada vekâlet savaşları devreye girmektedir. Açık savaş yerine, sahada “kullanılabilir aktörler” üzerinden yürütülen bu mücadele biçimi, son yılların en tercih edilen yöntemidir. DEAŞ’ın farklı coğrafyalara taşınması, belirli örgütlerin belirli dönemlerde parlatılması ya da gözden düşürülmesi bu stratejinin parçasıdır. Örgütler bittiği için değil, işlevleri değiştiği için yer değiştirirler.
DEAŞ’ın Suriye’den Irak’ın kuzeyine doğru taşınması iddiaları da bu bağlamda okunmalıdır. Buradaki temel mesele, bir terör örgütünün “nerede barındırıldığı” değil; hangi aktörlere hangi meşruiyet alanlarını açtığıdır. DEAŞ’ın varlığı, belirli yapıların “terörle mücadele” gerekçesiyle desteklenmesini meşrulaştıran bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu durum, bölgedeki diğer örgütlerin konumlandırılmasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Bu tablo Türkiye açısından son derece hassastır. Çünkü İran merkezli bir çatışma senaryosunun genişlemesi, Türkiye’yi doğrudan etkileyebilecek sonuçlar üretir. Burada asıl risk, Türkiye ile İran’ın karşı karşıya getirilmek istenmesidir. Tarih boyunca defalarca denenmiş olan bu senaryo, bugün de farklı enstrümanlarla yeniden gündeme sokulmaktadır.
Oysa Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, bütün iniş çıkışlarına rağmen, uzun vadeli bir denge ve karşılıklı hassasiyet üzerine kuruludur. Bu dengeyi bozacak her adım, yalnızca iki ülkeye değil, tüm bölgeye ağır bedeller ödetir. Bu nedenle özellikle askerî üsler, radar sistemleri ve ittifak yükümlülükleri üzerinden yürütülebilecek dolaylı hamleler son derece tehlikelidir.
Libya örneği bu noktada ibret vericidir. “İnsani müdahale” söylemiyle başlatılan süreç, bir devletin tamamen çökertilmesiyle sonuçlanmış; ortaya kaotik, parçalanmış bir yapı çıkmıştır. Benzer bir senaryonun İran üzerinden işletilmesi, bölgeyi yıllarca sürecek bir istikrarsızlığa sürükler. Türkiye’nin bu tür senaryolarda “ben yapmadım, ittifak yaptı” deme lüksü yoktur. Çünkü sonuçlar, niyetlerden bağımsız olarak herkesi bağlar.
Bu süreçte bir başka kritik başlık da ulus devlet yapısının hedef alınmasıdır. Etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden yürütülen müdahaleler, bölgeyi kalıcı biçimde zayıflatmanın en etkili yollarından biridir. Ulus devlet, emperyal projeler için en büyük engeldir; çünkü vatandaşlık temelinde eşitliği esas alır ve parçalanmaya dirençlidir.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu risk tam da budur. Vekâlet savaşları, etnik kimlikler ve güvenlik gerekçeleri üzerinden yeni meşruiyet alanları üretmeye çalışmaktadır. Oysa bu coğrafyada halklar arasında derin bir düşmanlık yoktur. Sorun, halklardan çok, onları karşı karşıya getirmek isteyen mühendislik projelerindedir.
Sonuç olarak 2026’ya girerken dünya, daha sert, daha karmaşık ve daha tehlikeli bir döneme adım atmaktadır. Fay hatları gerilmektedir ve kırılma ihtimali artmaktadır. Türkiye’nin bu tabloda yapması gereken şey, soğukkanlılıkla oyunu okumak, tuzaklara düşmemek ve komşularıyla çatışma değil denge üreten bir stratejiyi kararlılıkla sürdürmektir. Çünkü bu coğrafyada en küçük yanlış hesap, en büyük bedellere yol açabilir.
İşlemlerimiz
drahmethkepekci
drahmethkepekci
drahmethkepekci
0549 620 00 34
drahmethkepekci