Mekke: Teslimiyetin, Arayışın ve Birliğin Merkezi

Mekke: Teslimiyetin, Arayışın ve Birliğin Merkezi

Medine’nin sükûneti kalbe yerleştikten sonra yönümüzü Mekke’ye çevirdik. Mekke’ye varmak, bir yolculuğun bitişi değil; bambaşka bir hâlin başlangıcıdır. Burada zaman hızlanır, kalp uyanır; insan, niyetini bütün ağırlığıyla omuzlarında hisseder. Çünkü Mekke, teslimiyetin şehirleşmiş hâlidir.

İhrama girdiğimiz an, bu hâl daha kapıda başlar. İhram yalnızca bir kıyafet değildir; dünya ile kurulan bağların gevşetildiği, kul ile Rabbi arasındaki mesafenin kısaldığı bir niyet iklimidir. Renkler sadeleşir, statüler silinir, unvanlar geride kalır. Herkes aynı kumaşın içinde, aynı çağrıya icabet eder. İhram, adeta ahiretin provasıdır; insanı eşitler, yavaşlatır ve arındırır.

Mekke’nin kalbi Mescid-i Haram’dır. Bu mekâna adım attığınızda, kalabalık sizi boğmaz; aksine içine alır. Ve bir an gelir ki Kâbe ile göz göze gelirsiniz. İlk bakış… İfade etmek zor; anlatılmaz, ancak yaşanır. Kalp, kelimeleri geride bırakır. Gözler dolar ve taşar; sanki her şey yerli yerine oturur.

Tavaf, Mekke’nin ruhudur. Milyonlar aynı anda, aynı yönde, aynı hedefe doğru yürür. Irk, dil, coğrafya erir; niyet ortaklığı kalır. Her adımda hocamız Prof. Dr. Haydar Baş’ın ikazı kulaklarımızdaydı: “Evladım, kimseyi incitmeyin.” Bu söz, tavafın ahlâkını özetler. Tavaf, aynı zamanda incitmeden yürümeyi öğrenmektir. Omuz omuza, sessiz ama derin bir kardeşlik hâli… Bu kadar kalabalıkta tek bir tartışmaya dahi şahit olmamak, umrenin insana kazandırdığı edep ve sabrın canlı delilidir.

Mekke geceleri bambaşkadır. Gece yapılan tavaflarda, kalabalığın içinde bir yalnızlık değil; derin bir beraberlik hissedilir. Gecenin serinliğinde adımlar ritim kazanır; kalp zikre eşlik eder. İnsan, kendi hayatının merkezini yeniden tanımlar: Merkez artık ben değilim; merkez O’dur.

Tavafın ardından Safa ve Merve arasında say… Yeşil ışıkların altında hızlanan adımlar, Hz. Hacer validemizin Hz. İsmail için su ararken yaşadığı endişeyi, umudu ve teslimiyeti hatırlatır. Say, bir koşudan ibaret değildir; arayışın ibadete dönüşmüş hâlidir. Umutla koşmak, tevekkülle durmak… Bu arayış, insanın kendi hayatına da ayna tutar: Çaba bizden, netice Allah’tandır.

Say esnasında bir başka ikaz zihnimizdeydi: “Evladım, bağırmayın… Yalvara yalvara dua edin.” Mekke’de bu söz daha da anlam kazanır. Burada dua, ses yükseltmekle değil; niyeti derinleştirmekle değer kazanır. Gür sesler değil, sükûnetle taşınan talepler makbuldür. İnsan, talep ederken bile edebi elden bırakmamayı Mekke’de öğrenir.

Mekke’nin kalabalığı yorucu değildir; öğreticidir. Sabır, burada teorik bir kavram olmaktan çıkar; pratik bir ahlâk hâline gelir. Beklerken, yürürken, tavaf ederken… Her an bir sınavdır. Ve bu sınavın anahtarı şudur: Başkasını kendine tercih edebilmek.

Bu mübarek şehirde yaptığımız sohbetlerden birisi de Filistinli bir öğretim üyesiyleydi. Bu bize imanın nasıl bir direniş ahlâkına dönüştüğünü yeniden hatırlattı. Zorluklar karşısındaki metanet, tevekkülün pasiflik değil; aktif bir duruş olduğunu gösteriyordu. Mekke, yalnızca bireysel arınmanın değil; adalet, birlik ve beraberlik bilincinin de mekânıdır.

Günler çabuk geçti. Ayrılık vakti geldiğinde, Mekke’den ayrılan beden oldu; kalp Kâbe’nin etrafında kaldı. Yeniden gelmek, yeniden buluşmak niyetiyle vedalaştık. Mekke, gidilen bir şehir değil; taşınan bir merkezdir.

Duamız şudur: İslâm âlemi zulümden arınsın; adalet ve huzur içinde insanca yaşama kavuşsun. Kalpler birlik bulsun; acılar dinsin. Rabbim niyetimizi kabul, yolumuzu bereketli eylesin.