4 | Bir Modelden Daha Fazlası: Bir Medeniyet Perspektifi

4 | Bir Modelden Daha Fazlası: Bir Medeniyet Perspektifi

Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda bir medeniyet tercihidir. Bir toplumun üretim anlayışı, paylaşım ölçüsü, sosyal devlet yapısı ve insanına sunduğu yaşam standardı; o toplumun hangi medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu gösterir. Bu nedenle ekonomik modeller yalnızca teknik tercihler değil, aynı zamanda insan ve toplum anlayışının bir yansımasıdır. Bugün dünya ekonomisinin yaşadığı krizlerin temelinde de bu ontolojik fark yatmaktadır.

Mevcut küresel sistem üretimi artırmış, teknolojiyi geliştirmiş ve ticaret hacmini büyütmüştür. Ancak aynı ölçüde huzur, adalet ve toplumsal denge üretememiştir. Dünyanın en zengin ekonomilerinde bile artan kira fiyatları, enerji maliyetleri ve borç yükü nedeniyle milyonlarca insan geçim sıkıntısı yaşamaktadır. Avrupa’da enerji krizinin ardından orta sınıfın alım gücünün hızla düşmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nde sağlık harcamaları nedeniyle milyonlarca insanın borç sarmalına girmesi ve gelişmiş ekonomilerde dahi evsiz nüfusun artması; ekonomik büyüklüğün tek başına refah üretmeye yetmediğini göstermektedir. Bu tablo yalnızca ekonomik bir krizi değil, mevcut medeniyet anlayışının da sorgulandığı bir kırılma dönemini işaret etmektedir.

Aslında bu krizin düşünsel temelleri modern döneme değil, daha eskiye uzanmaktadır. 18. yüzyılda İngiliz din adamı ve iktisatçı Thomas Robert Malthus’un ortaya koyduğu nüfus teorisi, modern iktisat anlayışının zihinsel altyapısını şekillendiren önemli bir dönüm noktasıdır. Malthus, 1798’de yayımladığı Nüfus İlkeleri Üzerine Bir Deneme adlı eserinde nüfusun geometrik, gıda üretiminin ise aritmetik arttığını savunarak yoksulluğun ve kıtlığın kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür. Ancak bu yaklaşım yalnızca teknik bir iktisat tezi değil, aynı zamanda teolojik bir arka plana dayanmaktaydı. Kaynakların sınırlı, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu fikri, zamanla kapitalist iktisadın temel varsayımı haline geldi.

Batı düşünce geleneğinde “ilk günah” anlayışı, insanın doğuştan eksik ve sınırlı bir varlık olduğu fikrini beslemiştir. Protestan ahlakının şekillendirdiği bu anlayış, insanın sürekli çalışmak ve biriktirmek zorunda olduğu, kaynakların ise doğal olarak kıt olduğu yönünde bir zihniyet üretmiştir. Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde ortaya koyduğu üzere, modern kapitalizmin rasyonel ekonomik davranış modeli büyük ölçüde bu dini ve kültürel zeminden beslenmiştir. Böylece “ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar kıt” anlayışı yalnızca ekonomik bir teori değil, bir medeniyet perspektifi haline gelmiştir. Bu yaklaşım, yoksulluğu doğal ve kaçınılmaz göstererek küresel gelir eşitsizliğini meşrulaştıran bir zihinsel zemin oluşturmuştur.

İslam medeniyet tasavvuru ise bu yaklaşımın tam karşısında yer alır. İslam’da insan doğuştan günahkâr değil, “fıtrat” üzere yani tertemiz ve masum olarak kabul edilir. İnsan yeryüzüne bir suçlu olarak değil, bir emanetçi ve halife olarak gönderilmiştir. Bu anlayış, ekonomik perspektifi de doğrudan etkilemektedir. İslam düşüncesinde kaynakların kıt olduğu değil, adil paylaşımın esas olduğu kabul edilir. Kur’an-ı Kerim’de “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah’a ait olmasın” (Hûd, 6) ayeti, rızkın varlığına ve paylaşımın adaletine işaret eder. Bu bakış açısı, ekonomik düzenin temelini korku ve kıtlık değil; güven ve paylaşım üzerine kurar.

Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli, işte bu medeniyet perspektifini çağdaş iktisat diliyle yeniden ifade etmektedir. Model, “kaynaklar sınırsızdır, ihtiyaçlar sınırlı, ihtiraslar sınırsızdır” yaklaşımıyla Malthusçu kıtlık anlayışını reddeder. Sorunun üretim yetersizliği değil, üretilen değerin adil paylaşılmaması olduğunu ortaya koyar. Bu yaklaşım, ekonomik model ile insan tasavvuru arasındaki doğrudan ilişkiyi vurgular. İnsan merkezli bir ekonomik düzen kurulmadan, toplumsal huzurun ve gerçek demokrasinin sağlanamayacağı tezi bu modelin temelini oluşturur.

Viyana’da gerçekleştirilen 11. Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi, bu medeniyet perspektifinin uluslararası akademik zeminde tartışılmaya başlandığını göstermiştir. Farklı ülkelerden akademisyenler, ekonomik sistemlerin yalnızca büyüme rakamlarıyla değil; gelir dağılımı, istihdam ve toplumsal huzur açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bu tartışmalar, ekonominin yalnızca teknik bir alan olmadığını; doğrudan insanın yaşam kalitesi ve özgürlüğü ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır.

Bugün dünya yeni bir ekonomik model ararken aslında yeni bir medeniyet perspektifi aramaktadır. Bu perspektif; insanı merkeze alan, üretim ve paylaşım dengesini gözeten, sosyal adaleti esas alan bir anlayış olmak zorundadır. Çünkü insanı merkeze almayan hiçbir ekonomik düzen sürdürülebilir değildir. Ekonomi yalnızca sayılardan ibaret değildir. Ekonomi, insanın huzurudur. Ve insanın huzuru olmadan hiçbir medeniyet ayakta kalamaz. Bu nedenle yeni ekonomik model arayışı, aynı zamanda yeni bir medeniyet arayışıdır. Ve bu arayış, insanı merkeze alan Milli Ekonomi Modeli düzeni kurulmadan sonuçlanmayacaktır.