Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” Çıkışı ve İç Cephe Meselesi

Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” Çıkışı ve İç Cephe Meselesi

Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin arkasındaki büyük resmi doğru okumak gerekir. Amerika Birleşik Devletleri’nin son otuz yılda bölgede uyguladığı strateji büyük ölçüde aynıdır: önce hedef alınan ülkeyi diplomatik olarak yalnızlaştırmak, ardından ekonomik yaptırımlar ve siyasi baskılarla zayıflatmak, son aşamada ise askeri müdahaleyi veya iç karışıklıkları devreye sokmak. Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de gördüğümüz tablo tam olarak budur. Devletler önce içeriden parçalanmış, ardından dış müdahalelere açık hale getirilmiştir. Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yaşanan her gelişme yalnızca bir savaş değil, aynı zamanda bölgenin siyasi haritasını yeniden şekillendirme girişimi olarak da okunmalıdır.

Türkiye’de son dönemde tartışılan “Terörsüz Türkiye” süreci de bu büyük jeopolitik tablonun dışında değerlendirilemez. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu süreci savunurken kullandığı ifadeler kamuoyunda geniş yankı buldu. Bahçeli’nin yaklaşımı özetle şudur: Türkiye içerideki terör meselesini çözerse, dış güçlerin kullanabileceği bir kart ortadan kalkacaktır. Böylece Türkiye içeriden vurulabilecek bir zemin bırakmamış olacaktır.

Elbette bu niyet ve değerlendirme Sayın Bahçeli’yi bağlar. Ancak meselenin gerçekliği yalnızca niyetlerle açıklanamaz. Çünkü “Terörsüz Türkiye” sürecinin muhatabı olan aktörlerin söylemleri kamuoyunun önünde açık şekilde ortaya konmuştur. Abdullah Öcalan’ın geçmişten bugüne yaptığı açıklamalar ve DEM Partisi çevresinde dile getirilen siyasi talepler incelendiğinde, meselenin yalnızca terörün sona ermesiyle sınırlı olmadığı görülmektedir.

Bu söylemlerde Lozan Antlaşması’na yönelik eleştiriler, ulus devlet modeline mesafe ve federatif yapılanma tartışmaları dikkat çekmektedir. Vatandaşlık temelli ortak kimliği reddeden ve etnisite temelinde siyasi kimlik tanımı isteyen bir yaklaşımın varlığı da açıktır. Böyle bir çerçevede ortaya çıkan taleplerin Türkiye’nin kurucu devlet felsefesiyle uyumlu olduğu söylenemez.

Bu noktada şu soru kaçınılmaz olarak karşımıza çıkmaktadır: Etnik kimlik temelinde şekillenen bir siyasi yaklaşım ile Türkiye’de gerçek anlamda birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır?

Bunun cevabı Ortadoğu’daki gelişmelerde gizlidir. Irak’ta, Suriye’de ve bugün İran’da ortaya çıkan tablo açıkça göstermektedir ki Kürt kartı, bölgesel ve küresel güçler tarafından sıkça kullanılan bir jeopolitik araç haline getirilmiştir. Bu yapılara ait siyasi ve askeri unsurların farklı ülkelerdeki uzantıları arasındaki ilişki ağları artık açık istihbarat kaynaklarında dahi görülebilecek kadar nettir. Bu grupların çoğu zaman ayrılıkçı bir araç olarak kullanıldığı da bilinen bir gerçektir.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda devletin temel yapısını ilgilendiren stratejik bir konudur.

Tam da bu noktada Türkiye’nin tarihinden gelen çok önemli bir ilkeyi hatırlamak gerekir: iç cephe meselesi.

Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bir gerçeğin altını özellikle çizmiştir:
“İç cephe sağlam olmadıkça dış cephe sağlam olmaz.”

Bu söz yalnızca askeri bir tespit değildir; aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir gerçektir. Bir millet kendi içinde bölünürse, mezhep veya etnik ayrımlar üzerinden parçalanırsa dış müdahalelere karşı direnme gücünü kaybeder.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi tam da bu gerçeğin üzerine inşa edilmiştir. Cumhuriyet, millet kavramını etnik bir dar çerçeveye hapsetmemiştir. Tam tersine, farklı kökenlerden gelen insanların ortak bir vatandaşlık ve ortak bir vatan bilinci etrafında birleşmesini esas almıştır. Bu nedenle Türkiye’de millet tanımı etnisiteye dayalı değildir. Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla ve imparatorluk bakiyesi bütün unsurlarıyla oluşan ortak bir Türk milleti anlayışı vardır. Türkiye’nin gücü de tarih boyunca bu birlik fikrinden doğmuştur. Terörle mücadele elbette devletin meşru güvenlik politikasıdır. Ancak bu mücadele yürütülürken toplumu etnik kimlikler üzerinden ayrıştıran bir siyasal dil kullanılması iç cepheyi güçlendirmez; aksine zayıflatma riski taşır. Gerçek güç, farklılıkları ayrışma sebebi haline getirmeden ortak bir millet bilinci etrafında birleştirebilmektir. Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: güçlü bir iç cephe, milli birlik ve bağımsız bir devlet aklı. Çünkü tarih bize göstermiştir ki içeride bölünmüş toplumlar dış müdahalelere karşı direnemez.

Ama iç cephesi sağlam olan milletler hiçbir güce boyun eğmez.