5 | Artık Teori Değil: Uygulama Çağrısı

5 | Artık Teori Değil: Uygulama Çağrısı

Viyana’da gerçekleştirilen 11. Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nin en dikkat çekici yönlerinden biri, yapılan tartışmaların artık teorik sınırları aşmış olmasıydı. Bu kongrede yalnızca bir model anlatılmadı; aynı zamanda açık bir uygulama çağrısı yapıldı. Çünkü dünya artık teorilerle vakit kaybedecek bir noktada değildir. Küresel ölçekte yaşanan ekonomik sorunlar her geçen gün daha derinleşmekte, klasik politikalar ise kalıcı çözüm üretmekte yetersiz kalmaktadır. Bugün dünya ekonomisine farklı göstergeler üzerinden bakıldığında tablo oldukça çarpıcıdır. Uluslararası Para Fonu ve küresel finans kuruluşlarının verilerine göre son yirmi yılda finansal varlıkların büyüklüğü reel üretim artışının çok üzerinde seyretmiş, dünya genelinde finansal varlık hacmi küresel milli gelirin yaklaşık dört katına ulaşmıştır. Buna karşılık bu büyüme aynı ölçüde refaha dönüşmemiştir. OECD ülkelerinde son on yılda ortalama reel ücret artışı yüzde 10’un altında kalırken, konut ve yaşam maliyetleri birçok ülkede yüzde 40–60 oranında yükselmiştir. Üretim ve finansal genişleme artarken, toplumların geniş kesimleri için hayat daha pahalı ve daha güvencesiz hale gelmiştir.

Enerji ve gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar da mevcut sistemin kırılganlığını göstermektedir. 2020–2024 arasında küresel enerji fiyat endeksinin yaklaşık iki katına çıkması, özellikle Avrupa’da sanayi üretim maliyetlerini ciddi biçimde artırmıştır. Almanya ve Fransa gibi üretim merkezlerinde yüksek enerji maliyetleri nedeniyle bazı fabrikaların üretimi azaltması veya başka ülkelere kaydırması, ekonomik büyüme ile üretim gücü arasındaki dengenin zayıfladığını açıkça ortaya koymaktadır. Küresel ticaret hacmi büyümeye devam etmesine rağmen bu büyüme dengeli bir refah üretmemektedir. Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre küresel ticaret son yirmi yılda yaklaşık üç kat artmış olmasına rağmen, aynı dönemde birçok gelişmiş ülkede orta sınıfın toplam gelirden aldığı pay gerilemiştir.

Tüm bu göstergeler, sorunun yalnızca büyüme eksikliği olmadığını; büyümenin yapısı ve paylaşım biçimiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Ekonomik faaliyet genişlemekte, finansal varlıklar büyümekte ve ticaret hacmi artmaktadır; ancak bu büyüme toplumların geniş kesimlerine aynı ölçüde refah olarak yansımamaktadır. Bu tablo, mevcut ekonomik modelin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmakta ve alternatif yaklaşımların neden daha fazla tartışıldığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Viyana’daki kongrede farklı ülkelerden gelen akademisyenlerin ortak vurgusu da buydu: Ekonomik modeller artık yalnızca tartışılmamalı, uygulanabilir yönleriyle ele alınmalıdır. Çünkü finans merkezli büyüme, borç ve tüketim üzerinden yürüyen ekonomik yapı toplumları giderek daha kırılgan hale getirmektedir. Bu nedenle insan merkezli ve üretim odaklı modellerin somut politika önerileriyle değerlendirilmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştır.

Aslında bu çağrı yeni değildir. 2005 yılında İstanbul’da düzenlenen uluslararası Milli Ekonomi Modeli kongresinde Prof. Dr. Haydar Baş, dolar merkezli küresel düzenin sürdürülebilir olmadığına dikkat çekmiş ve ülkelerin kendi milli paralarıyla ticaret yapması gerektiğini vurgulamıştır. Milli para temelli ekonomik yaklaşımın küresel finans hegemonyasını çökertecek bir kırılma oluşturacağını ifade etmiş ve bu modelin uygulanmasıyla Amerika merkezli finans sisteminin çözüleceğini ilan etmiştir. Prof. Dr. Haydar Baş, 27 Şubat 2013 tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Duması’nda yaptığı tarihi konuşmada, Milli Ekonomi Modeli’nin kapitalist sistemi sessiz bir devrimle tarihin çöplüğüne gönderecek bir perspektif sunduğunu ifade etmiştir. Kapitalizmin kriz üreten yapısına karşı insan merkezli ekonomi anlayışının zorunluluğunu vurgulayan bu konuşma, uluslararası akademik ve siyasi çevrelerde geniş yankı uyandırmıştır. Viyana’da gerçekleştirilen 11. kongrede Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın kapanış konuşmasında bu sürece atıf yapılarak, bugün gelinen noktada yaşanan gelişmelerin “sessiz devrimin sesi” olduğu vurgulanmıştır.

Nitekim son yıllarda küresel ticarette doların payı istikrarlı biçimde azalmaktadır. Uluslararası ödeme sistemlerinde doların kullanım oranı 2000’li yılların başında yüzde 70’ler seviyesindeyken, günümüzde yüzde 55–58 bandına gerilemiştir. Rusya–Çin ticaretinde milli paraların kullanım oranı yüzde 80’in üzerine çıkmış; BRICS ülkeleri kendi aralarında yerel para birimleriyle ticareti artırma yönünde somut adımlar atmaya başlamıştır. Çin’in uluslararası ticarette yuan kullanımını artırması, Körfez ülkelerinin enerji ticaretinde alternatif para birimlerini gündeme getirmesi ve birçok ülkenin rezerv para sepetini çeşitlendirmesi; dolar merkezli sistemin tek seçenek olmaktan çıktığını göstermektedir. Bu gelişmeler, ekonomik bağımsızlık ve milli para politikalarının önemini yeniden gündeme taşımaktadır. Bir ülkenin kendi para politikası üzerinde tam egemenlik kurmadan sürdürülebilir bir kalkınma modeli oluşturması mümkün değildir. Viyana’daki kongrede yapılan tartışmalar da bu noktaya dikkat çekmiştir. Akademisyenler; üretim odaklı büyüme, istihdam artışı ve adil gelir dağılımı için finans merkezli değil, insan merkezli bir ekonomik çerçevenin gerekliliğini vurgulamışlardır.

Bugün dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu sorunlar, klasik kriz yönetimi politikalarıyla çözülemeyecek kadar derindir. Sürekli borçlanma, para genişlemesi ve kısa vadeli finansal müdahaleler kalıcı refah üretmekte yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle ekonomik model tartışmaları giderek teorik zeminden uygulama zeminine kaymaktadır. Üniversiteler, düşünce kuruluşları ve politika yapıcılar artık yalnızca mevcut sistemi analiz etmekle yetinmemekte; alternatif modellerin nasıl uygulanabileceğini de tartışmaktadır. Viyana’da yükselen çağrı işte budur:
Artık mesele yalnızca büyüme rakamları değildir. Büyümenin nasıl paylaşılacağı, istihdamın nasıl artırılacağı ve ekonomik bağımsızlığın nasıl sağlanacağı temel tartışma konusudur. Dünya yeni bir ekonomik yol ararken, akademinin sorumluluğu da artmaktadır. Bilim insanlarının görevi yalnızca mevcut sistemi eleştirmek değil; aynı zamanda daha adil ve sürdürülebilir bir ekonomik düzenin inşasına katkı sunmaktır.

Bugün gelinen noktada açık bir gerçek vardır: Dünya ekonomisi yeni bir zihniyete ihtiyaç duymaktadır. Bu model yalnızca teorik tartışmalarla değil; somut politika önerileri ve uygulama adımlarıyla hayat bulacaktır. Ve görünen o ki, bu dönüşüm artık başlamıştır.