Prag: Bir Şehrin Hafızasında Yürümek

Prag: Bir Şehrin Hafızasında Yürümek

Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi münasebetiyle çıktığımız Avrupa yolculuğu, sadece bir akademik programa katılım değil; aynı zamanda tarihe, medeniyete ve günümüz dünyasının siyasi gerçeklerine tanıklık etme fırsatı oldu. Nihai durağımız Viyana idi; ancak rotamıza özellikle Prag’ı ekledik. Ailemizden bordo pasaportlu bireylerin de bu tarihî ana şahitlik etmesini arzu ediyorduk. Ancak başvuru sürecinde Avrupa’nın serbest dolaşım söylemi ile uygulamadaki prosedürler arasındaki farkı bir kez daha görmüş olduk. Vize başvurusu yapılmasına rağmen değerlendirme sürecinin ilk aşaması olan görüşmeye dahi davet edilmemeleri, günümüz uluslararası dolaşım sisteminin nasıl işlediğine dair önemli bir tecrübe oldu. Bu durumu tek taraflı bir değerlendirme olarak değerlendirmemek gerek. Günümüzde pasaportların sağladığı hareket serbestisi, yalnızca gidilmek istenen ülkenin tutumuna değil; pasaportun ait olduğu ülkenin ekonomik, siyasi ve diplomatik gücüne de bağlıdır. Bazı ülke vatandaşlarının aynı süreçleri daha kolay tamamlayabilmesi, uluslararası güç dengelerinin bireylerin seyahat imkânlarına da yansıdığını göstermektedir.

Bu gerçekliğin gölgesinde başlayan yolculuğumuzun ilk durağı Prag oldu.

Sabah saatlerinde Prag Havalimanı’na indiğimizde bizi sakin ve düzenli bir Orta Avrupa şehri karşıladı. Otele doğru hareket ettik ve kısa bir yolculuk sonrası şehir merkezine ulaştık. Prag, ilk bakışta dahi düzeni ve sakinliğiyle dikkat çekiyor. Trafik gürültüsünün azlığı, geniş ama sessiz caddeler, planlı yapılaşma ve estetik mimari; şehrin huzurlu karakterini hemen hissettiriyor. Avrupa’nın birçok başkentinde görülen kalabalık ve yoğunluk burada yerini dinginliğe bırakmış durumda. Otele eşyalarımızı bırakarak yürüyerek keşfe başladığımızda Prag’ın adeta “canlı bir müze” olduğunu fark ediyorsunuz. Şehir, II. Dünya Savaşı ve sonrasındaki büyük yıkımlardan büyük ölçüde korunmuş nadir Avrupa merkezlerinden biri. Bu nedenle merkezde yürürken bir müzede değil; tarihin içinde yürüdüğünüz hissine kapılıyorsunuz. Sokaklar, meydanlar ve binalar adeta korunmuş bir medeniyet hafızası gibi.

Prag’da gezerken dikkat çeken bir diğer unsur ise Batı medeniyetinin tarihsel temelini oluşturan dinî yapılar ve mimari anlayıştır. Şehrin siluetine hâkim olan büyük kiliseler, sadece ibadet mekânı değil; aynı zamanda Batı’nın kültürel, siyasi ve entelektüel yapılanmasının da merkezleri olarak yükseliyor. Bu yapılar, Avrupa’nın medeniyet tasavvurunun hangi tarihsel zemin üzerine kurulduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Şehirde yaşayan Türk nüfusunun azlığı da dikkat çekici. Bu durum özellikle helal hassasiyeti olan ziyaretçiler için yemek konusunda zaman zaman zorluk oluşturabiliyor. Büyük Avrupa şehirlerinde kolaylıkla bulunabilen Türk restoranları veya helal alternatifler Prag’da oldukça sınırlı. Bu nedenle vejetaryen ve alternatif mutfaklar çoğu zaman daha güvenli bir tercih hâline geliyor. Prag’ın demografik yapısında son yıllarda dikkat çeken önemli bir değişim de Rusya-Ukrayna savaşı sonrası yaşanmış. Resmî verilere göre Çekya genelinde 400 binden fazla Ukraynalı geçici koruma statüsüyle bulunuyor ve bunun yaklaşık 100–120 bini Prag’da yaşıyor. Şehrin bazı bölgelerinde Ukraynaca tabelalar, yardım merkezleri ve sosyal destek noktaları görmek mümkün. Bu durum, Avrupa’nın son yıllarda yaşadığı göç hareketlerinin şehir dokusuna nasıl yansıdığını gösteren canlı bir örnek.

Şehrin kalbi sayılan Old Town Square ve Astronomik Saat, Orta Çağ Avrupa’sının bilimsel merakını yansıtan en önemli simgelerden biri. Yüzyıllardır çalışan bu mekanizma, zamanın ölçülmesi ile gökyüzünün izlenmesi arasındaki ilişkiyi göstererek dönemin bilim anlayışına ışık tutuyor. Meydandan Charles Köprüsü’ne doğru yürüdüğünüzde ise Prag’ın tarihsel omurgasına adım atıyorsunuz. Vltava Nehri üzerindeki Charles Köprüsü yalnızca bir geçiş noktası değil; aynı zamanda Avrupa’nın tarihsel hafızasını yansıtan açık hava galerisi niteliğinde. Köprü üzerindeki heykeller ve tasvirler arasında Osmanlı’yı çağrıştıran figürlerin bulunması dikkat çekicidir. Bu figürlerde Osmanlı’nın bir medeniyet temsilcisi olarak değil, çoğu zaman Avrupa için bir tehdit ve tehlike unsuru şeklinde resmedildiği görülür. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, Osmanlı’nın Avrupa hafızasında bıraktığı izlerin hâlâ canlı olduğu bu sanat dili üzerinden okunabiliyor. Heykeller, tarih boyunca yaşanan askerî ve siyasi karşılaşmaların sadece kroniklerde değil, Avrupa’nın kolektif bilinçaltında ve kültürel üretiminde de yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Bu yönüyle köprü, Avrupa’nın Osmanlı’ya dair tarihsel algısının bugün dahi tazeliğini koruyan sembolik bir yansıması niteliğinde.

Köprüyü geçip Prag Kalesi’ne doğru ilerlediğinizde şehrin siyasi ve kültürel merkezine ulaşıyorsunuz. Kale çevresinde Franz Kafka’nın hatırasına dair izler ve anekdotlar da karşınıza çıkıyor. Prag’da doğup büyüyen Kafka’nın eserlerindeki bürokrasi, yabancılaşma ve kimlik arayışı temalarının, bu şehirdeki tarihî ve kültürel atmosferle doğrudan bağlantılı olduğunu hissetmemek mümkün değil. Kafka’nın şehri, bugün de aynı çok katmanlı ruhu taşımaya devam ediyor. Gün boyunca süren yürüyüşler, sakin kafelerde verilen kısa molalar ve düzenli şehir yaşamı; Prag’ın Avrupa şehirleri içinde kendine has bir karakter taşıdığını gösteriyor. Gürültüden uzak, düzenli ve estetik bir şehir. Acele etmeyen ama tarihini unutmayan bir şehir.

Prag bize bir kez daha şunu hatırlattı: Şehirler sadece mimari yapılardan ibaret değildir. Onlar aynı zamanda medeniyet anlayışının, siyasi gücün ve tarihsel hafızanın somutlaşmış hâlidir. Bugün pasaporttan göçe, mimariden şehir planlamasına kadar her alanda görülen farklılıklar; dünyadaki güç dengelerinin şehirler üzerinden de okunabileceğini gösteriyor. Prag, bütün bu katmanlarıyla, yaşayan bir müze gibi… Sakin, düzenli ve hafızası güçlü bir şehir olarak zihnimizde yerini aldı. Bu yolculuk, hem bir şehirle hem de çağımızın gerçekleriyle yüzleşme imkânı sundu.