Ulus Devlet Olmadan Güvenlik Olmaz

Ulus Devlet Olmadan Güvenlik Olmaz

Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan tehlikeli dil

Son dönemde Suriye bağlamında sıkça duyduğumuz bazı kavramlar var: “kapsayıcı anayasa”, “eşitlikçi düzen”, “tüm etnik ve dini kesimleri temsil eden sistem”… İlk bakışta kulağa masum, hatta olumlu gelen bu ifadeler; bağlamından koparıldığında bir barış dili gibi sunuluyor. Oysa tarih ve siyaset bize şunu öğretir: Bir metinde kullanılan kelimelerden çok, o kelimelerin hangi zeminde ve hangi amaçla kullanıldığı önemlidir.

Bugün Suriye için önerilen siyasal ve anayasal çerçeve, üniter devlet etiketi taşırken içeriği itibarıyla parçalı ve kırılgan bir yapı inşa etmeyi hedeflemektedir. Üniterlik bir kavram olarak korunmakta; fakat ulusu bir arada tutan ana kolonlar tek tek zayıflatılmaktadır. Bu, yeni bir yöntem değildir. Sadece daha yumuşak, daha “demokratik” bir dil kullanılarak servis edilmektedir.

Burada durup şu soruyu sormak gerekir:
Ulus devlet tam olarak nedir ve neden hedef alınmaktadır?

Ulus devlet; etnik, dini ya da mezhebi kimliklerin üstünde, vatandaşlık bağıyla tanımlanmış ortak bir siyasi kimliktir. Devletin muhatabı bireydir; bireyin aidiyeti ise hukuktur. Bu model, farklılıkları reddetmez; fakat farklılıkları anayasanın kurucu unsuru haline de getirmez. Çünkü kurucu unsur haline gelen her kimlik, zamanla siyasal talebe, ardından da bölünme zeminine dönüşür.

Suriye için hazırlanan metinlerde dikkat çeken tam da budur. Bir yandan “üniter yapı” vurgusu yapılırken, diğer yandan etnik ve dini kimliklerin anayasal düzeyde tek tek sayılması önerilmektedir. Bu iki yaklaşım aynı anda sürdürülemez. Üniter devlet, kimlik listeleriyle değil; eşit vatandaşlık ilkesiyle ayakta durur.

Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel tecrübesi son derece öğreticidir. Türkiye, vatandaşlık bağını esas alan ulus tanımıyla, coğrafyamızda istisnai bir model ortaya koymuştur. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi bir etnik üstünlük beyanı değil; ortak aidiyet çağrısıdır. Türk olmak; bir soya değil, bir hukuka ve bir kader birliğine işaret eder.

İşte bu yüzden Türkiye modeli hedef alınmaktadır. Çünkü bu model, dış müdahalelere kapalıdır. Pazarlık üretmez, direnç üretir. Etnik ya da mezhebi fay hatları üzerinden yönetilemez. Ulus devletin tasfiye edilmesi ise, yalnızca sınırları değil; zihniyetleri de parçalar.

Suriye’de bugün önerilen yapının tehlikesi, yalnızca Suriye halkı için değildir. Aynı anayasal dil, aynı “kapsayıcılık” söylemi, yarın başka ülkelere de örnek diye sunulabilir. Nitekim siyasal mühendislik böyle işler: Önce bir yerde denenir, sonra “başarılı model” etiketiyle dolaşıma sokulur.

Bu nedenle “Suriye için konuşulanlar bizi ilgilendirmez” demek büyük bir yanılgıdır. Devletler, sadece sınırlarıyla değil; kavramsal savunma hatlarıyla da korunur. Bir ülkede ulus tanımı aşındırıldığında, sınırların ne kadar sağlam olduğu ikincil hale gelir.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir başka husus da devlet politikası ile hükümet politikası arasındaki farktır. Devlet politikası; tarihsel hafızaya, kurumsal tecrübeye ve uzun vadeli güvenlik perspektifine dayanır. Hükümet politikası ise dönemsel refleksler üretebilir. Ulus devlet gibi hayati meselelerde günübirlik yaklaşımlar, telafisi zor sonuçlar doğurur.

Ulus devlet, anayasal sadelikle korunur. Kimlikleri çoğaltarak değil, vatandaşlıkta birleştirerek yaşar. Bu ilke zayıflatıldığında, güvenlik söylemleri de anlamsızlaşır. Çünkü parçalı toplumlar, dış müdahaleye her zaman daha açıktır.

Sonuç olarak;
Suriye üzerinden kurulan yeni siyasal dil, dikkatle okunmalıdır. Üniter devlet etiketiyle sunulan parçalı modeller, barış değil kalıcı istikrarsızlık üretir. Türkiye’nin gücü, bu tür modellere mesafesinden gelir. Ulus devleti savunmak; bir etnisiteyi değil, ortak geleceği savunmaktır.

Ve unutulmamalıdır:
Ulus devlet olmadan güvenlik olmaz.
Güvenlik olmadan da ne barış kalır ne egemenlik.