Yeni dünya düzeninde güvenlik satılık mı ?

Yeni dünya düzeninde güvenlik satılık mı ?

Son günlerde Suriye üzerinden yayılan bilgi akışına bakıldığında, ortada yalnızca bir diplomatik süreç olmadığı görülüyor. Yaşananlar, bilinçli bir kamuoyu bulanıklaştırmasına işaret ediyor. Bir gün “14 maddede anlaşıldı” deniliyor, ertesi gün aynı maddelerin geçersiz olduğu ima ediliyor. Süreç, netlikten çok belirsizlik üretiyor.

Bir dönem “yerel yönetimler güçleniyor” başlıkları öne çıkarken, son günlerde “merkezî hükümet kazandı” söylemi daha sık dile getiriliyor. Özellikle son haberlerde, Suriye’de inisiyatifin yeniden merkezî hükümete yöneldiği vurgulanıyor. Ancak bu değişimin ilkesel bir tercihten ziyade, çıkar merkezli bir yönelim olduğu görülüyor.

Nitekim ABD kaynaklarından yapılan açıklamalar bu tabloyu tamamlıyor. Bu açıklamalarda, ABD’nin artık SDG ya da PYD üzerinden değil, IŞİD’le mücadele gerekçesiyle Suriye merkezî hükümetiyle hareket edeceği ifade ediliyor. Bu durum, sahadaki aktörlerin değişebileceğini; fakat stratejik yaklaşımın aynı kaldığını gösteriyor.

Bu noktada yaşananlar bir çelişki değil, bilinçli bir tercihtir. ABD açısından belirleyici olan, kiminle çalışıldığı değil; hangi yapıdan daha kolay sonuç alındığıdır. Denetlenebilir, muhatabı net ve yaptırıma açık bir merkezî yönetim, çıkarların tahsili açısından daha işlevsel görülmektedir.

Bu nedenle “yerel yönetimler mi güçleniyor, merkezî hükümet mi kazanıyor?” tartışması tali bir tartışmadır. Asıl soru şudur:
Amerika parayı kimden daha rahat alır?

Cevap nettir. Kontrol edilebilir bir merkezî yapıdan. Muhatabı belli, sorumluluğu tanımlı bir devletten. Bu yüzden sahada aktörler değişse de, strateji değişmemektedir. Vekâlet savaşları biçim değiştirir; ancak vekalet mantığı aynen devam eder.

Oysa mesele birkaç maddeyle, birkaç aktörle ya da birkaç diplomatik görüşmeyle sınırlı değildir. Bugün dünyada yaşanan şey, küresel güvenlik anlayışında köklü bir kırılmadır. Bu kırılma, son dönemde Amerikan siyasetinde sıkça dile getirilen yeni bir kavramla özetlenmektedir: Barışın bedeli.

Bu anlayışa göre barış, artık ilke, hukuk ya da uluslararası mutabakatla sağlanmıyor. Barış, parayla satın alınan bir hizmet olarak görülüyor. “Bir milyar dolar veren korunur” yaklaşımı, Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun fiilen devre dışı bırakıldığının da ilanıdır. Kolektif güvenlik anlayışı terk edilmekte, yerine müşteri temelli bir güvenlik modeli yerleştirilmektedir.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Eğer güvenlik satılıyorsa, egemenlik kime aittir?

Suriye’de yürütülen pazarlıkların merkezinde demokrasi yoktur. Temsil ya da barış da yoktur. Masanın tam ortasında petrol, doğalgaz ve su havzaları vardır. Haritalar, anayasa taslakları ve “kapsayıcı” söylemler bu kaynak mücadelesinin ambalajı niteliğindedir. Hangi aktörle görüşülürse görüşülsün, değişmeyen tek hedef vardır: Tahsilatın güvence altına alınması.

Bu nedenle kamuoyunda oluşturulan karmaşa tesadüf değildir. Sürekli değişen başlıklar, dikkatleri ayrıntılara yöneltmekte; büyük resmin görülmesini zorlaştırmaktadır. Oysa büyük resimde görülen açıktır: Anlaşmalar geçicidir, çıkarlar kalıcıdır.

Sonuç olarak bugün Suriye’de konuşulan şey barış değildir.
Barışın fiyatıdır.

Güvenlik artık bir ilke değil, bir faturadır. Bu faturayı kimin ödeyeceği kadar, kimin bedel ödeyeceği de önemlidir. Çünkü egemenlik bir kez fiyatlandırıldığında, onu geri almak çok daha ağır bedeller gerektirir.

Ve unutulmamalıdır:
Barışın fiyatı varsa, egemenliğin bedeli çok daha ağırdır.